Yaşım beş miydi, neydi.. Hayal meyal hatırlıyorum. Küçük tiyatro’ nun kapısından girmiştik birlikte, eski bir Ankara güzünde.. Elimden tutmuştun. Her cumartesi günü yaptığımız gibi sinema’ ya, ya da Milka pastanesine değil de, tiyatroya gitmiştik bu sefer. Matine oynayacaktı tiyatrocular. Babamın öğrencileri.
Ben; üzerimde Fulya bebe pazarından o sabah alınmış trençkotum, belimde iki adet altı patlarlı kovboy kemerim, Amerikan pazarından alınma gömleğim, ayağımda gıcır makosenlerim, elim babamın avucunda... İlk kez solumuştum; eter, toz ve ter kokularının birleştiği kulis havasını.. Bakakalmıştım tepemdeki sonsuzluğa, puta bakarcasına.. sonra da sana.. babama...
Beynimde çeşitli fotoğraflar var o günden kalan.. Ne zaman çocukluğumu düşünsem, kulis kokusuyla birlikte belirirler zihnimde. Tiyatro salonunun muhteşem tavanı mesela... Sahneden salonun görünüşü. Yüzlerce boş kırmızı koltuk. Sonra dev gibi dekorlar...
Ve de.. senin, ingiliz kesimi koyu tarçın rengi tüvit ceketin .
Liseyi bitirdiğim gün de aynı ceketi giymiştin babacığım. Kızılay’ a doğru yürümüştük kolejden çıkıp... ‘Hayat şimdi başlıyor.’ demiştin galiba, ya da onun gibi bi şey; ben hayatı yalayıp yuttuğumu düşündüğüm esnada.. Gözlerim kimbilir hangi kızın etek boyuna takılmış... Ya da hafif alayla şöyle geçirmiştim içimden; ‘Yok ya?..’
Elimden tutmuyordun artık. Kazık kadar olmuştum. Tam on sekizimi bitirmiştim aynı zamanda, o gün. Dile kolay, tam on sekiz sene!
Tütünü bırakmıştın sen o yıl. Pipo içmiyordun artık. Yan gözle baktım, boştu elin. Ben; elimle çaktırmadan kendi özel dikim kolej ceketimin cebindeki maltepe paketini yoklarken, sen; ingiliz kesimi koyu tarçın rengi tüvit ceketinin, astarı delik cebinde sokmuştun elini.
“Bütün bozukluklar astara kaçmış!”
Konservatuvardan mezun olduğum gün de, üzerinde koyu tarçın rengi tüvit ceketin vardı babacığım.
Elini öpmeğe gelmiştim, elimde diplomamla. Törende yoktun sen o gün. Gelmemiştin. İçin çekmemişti Cebeci’ yi, her nedense. Galiba hafiften buruktun o yıllarda okuluna.. okuluma.. Okulumuza.
Aynı zamanda yirmi dördüncü doğum günümdü benim, o gün. 28. Haziran. 1979.
Kapıda karşıladın oğlunu, göz bebeklerinde tüllü bir gurur, üzerinde ingiliz kesimi koyu tarçın rengi ceketin... Tertemiz ve de şıktın babacığım. Hep öyleydin zaten. Orta yaşlı bayan hocalarımızın dediği kadar vardın.
Çok merak ederdim çocukluğumda ve delikanlılığımda ; ben yılda üç dört ceket eskitirken, babamın neden çağlar boyu tek bir bavulla sığacak kadar esvapla idare etiğini.
‘Acaba babam da çizgi kahraman Basri gibi mesela, tek bir kostümle mi dolaşmalıydı, hayatta? Ya da Mr.Brown gibi?..’ Sonra, uzun yıllar kafa yormadım bu konuya. Unuttum gitti... Kendi derdime düştüm.
Geçenlerde, eski eşyaların durduğu dolabı açınca gördüm o ceketi. Kıyamamışım demek atmaya.
Artık benim.. bi sürü ceketim var babacığım. Sevin diye söylüyorum. Yazlık evim de var. Gazi Terbiye patikalarının, Cebeci yokuşlarının toprakları tortulanmış temelinde.
Opera - Keçiören otobüs bileti artanlarıyla örülmüş tuğlaları, teker teker.
Terasım bile var, ege adalarına bakan. Senin türlü çeşit çilelerin, sabrın, özlemlerin, umutlarınla eser rüzgarı. Begonvillerimiz var babacığım, evimizi kucaklayan.. hani alın terinle sulanmıştın yıllar önce tohumlarını ... Ve ben; o ütülüymüşcesine asılı duran buruşuk, tarçın rengi cekete.. çok şey borçlıyum babacığım.
Ve el sıkışabilseydik eğer şu an.. tam da birbirinin üstüne otuduğunu görürdük, avucumuzu boydan boya kesen kader çizgilerimizin.
Oysa ben.. el sallamakla yetindim çoğunlukla.
İstemeden de olsa. Oğlun.. 9.Eylül.2005
|