Tiyatro

 

Madem biliyordunuz suları imzaladığınızı, bizler de okyanuslara bakar, dalıp gideriz sizleri görebilmek için. Bizler.. yani şu anki sularda, irili ufaklı imzası olanlar...

Babam, Halkevi’ nin  ‘Kral Oidipus’ temsilinde Kahin Theresias rolünde..

Turgut Zaim’ in ‘İstanbul Efendisi’ için hazırladığı kostüm eskizlerinden. Üzerine kurşun kalemle şöyle bir not düşmüş T.Zaim ; ‘Dikkat! Hiç bir kadının başında örtü olmayacak. Örtü olursa yerli filmlere döner.’

50’ li yıllar...

50’ler..

Cebeci, 50’ li yıllar. Cebeci, okulumuz

Aynı yerde bizler. Cebeci, 1975

1952.. Cyrano de Bergerag. Yön: M.Canova. Oyn; Haldun Marlalı, Semih Sergen, İlyas Avcı, Cüneyt Gökçer, Nihat Aybars.

Resmin arkasında yazan; “ Devlet Konservatuvarı Tiyatro şubesi sahnesinde Kral Oudipus trajedisinin temsilinden bir sahne - Ankara 1942 - 43 “

 Carl Ebert’ in Alma Mahler-Werfel’ e mektubu. Elbette babamda değil bu mektup. İnternette buldum. Merak ettim araştırdım Alma Mahler-Werfel’ i.  Hayatı, yaşadıkları çok ilgimi çekti. Siz de araştırın isterseniz. Ben burada kopyalayıp yazardım ama, araştıranlara karşı çok ayıp olur.

30 ‘ lu yıllarda bir sahne dersi. Sağda oturan babam.. ya diğerleri?

30’ lar.. Necatibey Muallim Mektebi, okul temsili. A.Vefik Paşa’ nın ‘Zoraki Tabip’ oyunu.    Sol başta oturan babam. Zaten gene işaretlemiş kendini, ilerde tanıyalım diye...

Aynı yıllar.. Ortada babam, onun arkasında elini kaldırmış gülümseyen ise  tiyatro sanatçısı rahmetli    Saim Alpago (1918 - 1977) Babam ve Saim bey Balıkesir’ den birlikte yola çıkmışlar ve ömürleri boyunca aynı camiada birlikte çalışmışlar. Ruhları şad olsun.

İzmit.. 30’ lu yıllar.. Babam Mahir Canova, halamız Makbule Aysu ve Büyük dayı.

Balıkesir.. 30’ lu yıllar..

Balıkesir’ in yeni parkını müjdeleyen bir kart

 Konservatuvarın ilk öğrencileri. Arka ortada babamı, bir de açık kafalı olan rahmetli Salih Canar’ ı çıkartabildim.

 KonservatuvarınBabam, Enis ağabey(Fosforoğlu) ve rahmetli eşi Ankara TED’ de bir gösteri izlerken.

İzmit 40’ lı yıllar. Ortada babam, çocuklu kişi halamın eşi ,eniştemiz rahmetli Kemal Aysu. Çocuk ise İlter ağabey.

Babamın yönettiği tek sinema filmi.. 1956

Suavi Tedü’ nün yolladığı fotograf. İkisi de kendisi..                                       İ.Galip Arcan (1894 - 1974)
 

1956, Konservatuvar.

Rahmetli Necati Cumalı’ nın, Ankara Mahir Canova Sahnesi’ nde düzenlenen anma gününde yapmış olduğu konuşmadan alınmıştır;

‘ Benim bir huyum vardır. Yazacağım oyunun kabaca bir dekorunu çizerim. Sağda bir kapı, solda bir kapı falan, onu da duvara raptiyelerim. Bir de şarkı bulurum. Şimdi; “Gömü” yü yazarken tutturdum, “Kadifeden Kesesi Kahveden Gelir Sesi”, bir taraftan yazıyorum, bir taraftan söylüyorum. O gece çok uğraştım. Zaten epey sürdü yazması. Yazdım beğenmedim, bir daha yazdım. Şarkı hep dilimde. Neyse uzatmayalım, bir zaman sonra Ankara’ ya geldim. “Gömü” nün genel provasına. Mahir bir hastalık geçiriyordu. Damarla ilgili. Hastanedeydi. “Git bir izle provayı, eksik bulduğun yerleri söyle” dedi. Gittim, oturdum salona. Piyes başlarken perde açıldı. Piyeste olmayan bir şey. Önde bir zurnacı, davulcu ve müzik; “Kadifeden kesesi Kahveden Gelir Sesi” Ben bunu Mahir’ e söylememiştim. Çok büyük alkış aldı piyes, seyirciyle buluşunca. Sonra sordum Mahir’ e, dedim ki, “Nasıl aklına geldi bu şarkı?”, bana demez mi, “Piyesin içinde var” diye. Şarkıyla ilgili tek bir söz yok oyunda. Okurken hissetmiş o müziği. Mahir’ i nasıl anlatsam... En iyi dostumdu. Benim yedi piyesimi sahneye koydu. Paris’ de bulunduğum zamanlar hep iki kişi gelir aklıma. Onların orada olmasını arzu ederim. Biri bir heykeltraş arkadaşım, bir de Mahir. Oyuncular, öğrencileri; İzmir’ de, Bursa’ da; nereye gitsem, neden çok severler onu bilir misiniz? Oyuncularla rekabeti yoktur Mahir’ in. Onların başarılarıyla gururlanır. Başka yönetmenlerle de rekabet içinde değildir. O kendi rejisiyle, dünyasıyla meşguldür.” 16. Şubat. 1996

Aynı gün rahmetli Şeref Gürsoy’ un konuşmasından;

‘Tiyatro görev verdi bize. İstanbul’ da Yahya Kemal’ i bulup söyleşi yapacağız. Üstadın her gün gittiği iki yer var. Birincisi Beyoğlu’ nda Hacı Abdullah lokantası, bir de Park Otel. Hacı Abdullah pahallı. Mahir İstanbul Oteli’ nin sahibinin oğlu ama tutumludur biraz. (Gülüşmeler.) Gittik, ucuz olsun diye birer zeytinyağlı söyledik, bir yandan da Yahya Kemal’ i bekliyoruz, ama gelen giden yok.  Yemek bitti, hesabı ödedik, çıktık. Neticede, uzun uğraşılardan sonra buluştuk Park otelde, Yahya Kemal’ le. Oturuyoruz. O anlatıyor, biz hayran hayran dinliyoruz. Etraftaki masalarda şık hanımefendiler, güzel kızlar... Üstat bir yandan bizimle konuşuyor, bir yandan da gözü onlarda. Bir ara bize döndü ve şöyle dedi;                                                       “ Zavallı delikanlılar, beni dinleyeyim derken etraftaki güzellikleri kaçırıyorsunuz.”                                       Mahir hemen yapıştırdı cevabı; “ Üzülmeyin efendim, biz sizin göz bebeklerinizden takip ediyoruz onları.”    16. Şubat. 1996

  

 

Mahir Canova (1915 - 1993)

Arada bir karşılaştığım meslek büyüklerim ya da yaşıtlarımın çoğu lafı eninde sonunda aynı konuya getirir ve şöyle derler bana:

‘Meslek hayatımızda ne öğrendiysek babandan öğrendik.’

Oysa ben öğrenciyken tam tersiydi durum. Babam her zaman bilimsel eğitimi savunduğu halde, aynı kişilerin çoğu onu ‘çağ dışı’ bir eğitim yapmakla itham eder; artık yetersiz kaldığını, eski tarz oyunculuğu öğretmeğe çalıştığını söyleyerek;  tonlamalarını, hece vurgularını alaya alırlardı. (E ben de yapardım arada taklidini :)) Hatta kendisinin de davet edildiği bir açık oturumda, o zamanar başka bir hocamızın asistanığını yapan ağabeylerden biri ayağa fırlayarak parmağı ile babamı göstermiş ve şöyle seslenmişti dinleyenlere yani genç öğrencilere, o heybetli ve etkileyici sesiyle;

‘Ben tiyatroyu Mahir beyin öğrettiklerinin aksini yaparak öğrendim..’

Ardından da babamın mimik dersi sırasında öğrettiği tonlamaları taklit etmek istemiş, kaz misali sesler çıkartarak salonda gülüşmelere neden olmuştu.

Babam da karşılık vermişti hemen,

‘Yazık. Hala öğrenememişsin.’

Bir gülüşme daha olmuştu salonda.

O ağabeyimiz 20’ li yaşlarının sonlarındaydı o zamanlar. Bizlerse henüz adım atmıştık 20’ li yaşlarımıza.

Babamsa 60’ lı yaşlarını sürdürüyordu.

Eski bir öğrencisinin bu kanaatinin  kendisini ne kadar hayal kırıklığına uğrattığını okumuştum o gün, gözlerinden babamın.

Sırf bu anlattığım olayın bendeki etkisi nedenle, yaşadıklarımı kaleme alırken her önüme gelen için ‘hocamdır’ diyemedim.

İyi ki öğrencin ve oğlun olma gururunu yaşattın bana şu hayatta.

 

[civan canova]
[
index]
[
Özgeçmiş]
[
Oynadıklarım]
[
Oynanan Oyunlarım]
[
OGUZ ATAY ODULU]
[
MAHİR CANOVA]
[
Babamın Sakladıkları 1]
[Babamın Sakladıkları 2]
[
Babamın Sakladıkları 3]
[
Babamın Sakladıkları 4]
[
Kamp Ateşi]
[
anlar]
[
Babamın Ceketi]
[
Görüşler]
[
YENİ EKLENENLER]
[
Annem]
[
kardeslerim]
[
Albüm]
[
Benim Sakladıklarım]
[
Tuna'nin Korsanlari]
[
Sacmalamalar]
[
Yitirdiklerim]
[
Son sayfa]