BU "BOŞ" KUBBEDE "UNUTULAN" HOŞ SEDALAR

                      Meliha Savaş             Devlet Tiyatrosu Sanatçısı

 

Geçenlerde televizyonda izlediğim bir olayda, yanarak ölen eski bir sinemacıyla, ölümden kurtulan ancak yüzünde ve bedeninin her yerinde ciddi yanıklar olan, eski ve yaşlı bir tiyatrocuyu, Yakup Sarıçam'ı gördüğüm anda, benim yüreğim yanmıştı. Günlük oyalama taktikleriyle yaşayışımızı ve toplumsal yaşamı kökten bozan medya anlayışındaki TV'lerde bu habere çok kısa değinilmiş, diğer haberlere çoktan geçilmişti bile…Ama ben geçemedim…

Hani hayat akarken, geçmişten şimdiye uzanan zamanların seyrine ve yaşamlara, bazen dalarız ya... İşte birden Yakup Sarıçam ve hayattaolmayan birkaç eski tiyatrocu gözümün önümde canlandı… Bedenimi acı sardı... Onları, hayatlarının sonlarına yakın tanımıştım. Ben de kendimi ifade etmek için çırpınıp dururken sadece gel-geç yolcu misali onların kıyısında duruyordum…Tiyatroyu çok zor koşullar da tarifsiz bir sevgi ile günümüze taşıdıklarını unutmamıştım... Gözümün önüne gelen son hallerindeki görüntüleri ise,  herşeye rağmen  neşeli halleri, gülen gözleri ve gülümsettikleri oldu.Can sıkıntısının suskunluğunu yaşıyorum. Ve canımın sıkıntısı geçmiyor…Nedense Aziz Nesin ustanın, " Ölünce yaşamalıyım defne yapraklarında" dizelerini sessizce söylüyorum. Bu tiyatrocular da, defne yapraklarında yaşamalılar diye içimden geçiriyorum.

Ve yıllar öncesine gidiyorum.

Yıl 1997.

Bizi yaralar bereler içinde bırakan, aydın yakan geçmişinin izlerini unutmayarak, yaşadığım kentten ayrılıp Sivas'a gelmiştim. Sivas Devlet Tiyatrosunun açılışıyla, Sivas'ta tiyatroya merhaba diyen oyuncular içindeydim. O sezon oynadığımız oyunlar içinde, Haldun Taner'in "Sersem Kocanın Kurnaz Karısı" adlı oyunu da vardı. Ve ben eski tiyatrocuların, sahne üzerinde ve gerisinde acı-tatlı yaşamlarına, bu oyunun içinde yer alarak, onlara can verdiğimizde yakın olabilmiştim.

Yüreğimin ve aklımın karışıklığında kendimi kulisten oyunu izlerken yakalıyorum. Oyunun üçüncü perdesi başlıyor.

Sahnede Tomas Fasulyeciyan. Bir şarkı söylüyor. Şarkı bittikten sonrada diyorki:

­"-Ne doğru söylor şu şarkı. Sadece aşkın değil, teatronun da zevki bir an sürer, mihneti ve cefası ise bütün bir ömre yayılor."

Gözümün önünde isimsiz oyuncuların geçit töreni var…

Dudaklarımdan oyundan bir şarkının sözleri dökülüyor.

"Hatıralar,hatıralar nerde şimdi o ustalar"…

Oyunun finaline gelmişiz. Tomas Fasulyeciyan o meşhur tiradı oynamaya başlamış bile…

"-Artık ne sevroş suflör var, ne uyanık Ahmet Fehim, ne de hazır cevap

küçük İsmayil. Hepsine Tanrı rahmet eylesin. Dalgacı Holas, şık ve

zarif Hıranuş, Virginya zazakyana, Satenik ve kulunuz Tomas

Fasulyeciyan da dünya deniştirdik. Bizim de toprağımız bol olsun.

-Zaten Aktör dediğin nedir ki? Oynarken varızdır. Yok, olunca da

sesimiz bu boş kubbede bir hoş seda olarak kalır. Bir zaman sonra da

unutulur gider…"

(…)

Birden yaşarken unuttuğumuz Yakup Sarıçam ve eski tiyatroculara,onlara, hayatın oynamış olduğu oyunun gerçeklerine dönüyorum.

"Hayattan sonra ölümdesiniz ama hayatta iken ölmektesiniz. Ölümün

ölmekte olana ettiği ise, ölmüş olana ettiğinden daha acı daha derin,

daha can yakıcıdır"… Montaigne.

Neyse…

Bütün ömürlerini kar-kış, soğuk-sıcak demeden, Anadolu'nun yollarındageçiren bu isimsiz tiyatrocular, arkalarında elli altmış yıllık birsanat hayatı bırakmışlardı. Çoğu sessiz sedasız ölüyordu. Kalanlar isekimi huzurevinin köşesine terkedilmiş, kimi sokakta uyumamak için, barındığı otellerde kalıyordu. Kimi Yakup Sarıçam gibi eş dost yardımıyla yaşıyordu.

Ben, bugünlerde bir oyuncu olarak, bulunduğum yerden, yitip gidenisimsiz oyuncuların önünde saygıyla eğilirken, belki bir yardımım olur diye Yakup abiye ulaşmak, dokunmak istedim. Bu tiyatrocuları Oktay Güzeloğlu sayesinde tanımıştım. Oktay Güzeloğlu yitip giden ve hayatta kalan bu isimsiz oyunculara sahip çıkmış, " Turne Tiyatrocuları" adlı kitabında hayatlarını kendi ağızlarından akıtarak onları ölümsüzleştirmişti. Ve daha fazla beklemeden, Oktay Güzeloğlu'nu aradım. Eski tiyatrocularla ilgili görüşmek istediğimi belirttikten sonra, görüştüğümüzde uzunca bir sohbet oluştu. “Sohbet muhabbetten gelir” Diyerek, bu sohbeti sizlerle paylaşmak istedim. Sürç-i lisan ettiysek affola…

 

*Yakup Sarıçam'ın ne koşullarda yaşadığını biliyordum, şimdi ne durumda olduğunu  bilmek istiyorum. Bana Yakup Sarıçam’dan bahseder misin?

 

Çocukluğundan beri tiyatro yapmış biri. Çadır tiyatrolarında, turne tiyatrolarında, gezginci tiyatrolarda çalışmış. İsmi cismi olmayan; ekmek parası karşılığında bir şeyler yapmak isteyen tiyatrolar, kendi gibi insanların kurduğu tiyatrolardı bunlar.

Yakup Bey, hayatında karıncayı bile incitmemiş bir insandır. “Tiyatro sana ne verdi?” diye sorduğumda: “İnsanlığı verdi, zaten başka bir şey istemedim” derdi. Bu çok önemli bir şeydir.

 

*Şu anda kaç yaşında? Yetmiş beş falan olmalı değil mi?

 

 Yetmiş üç yaşında. Sosyal hayatını soruyorsan, sosyal konum, sosyal şartlar, sağlık, vs, hayatı boyunca aklına gelmemiş, kendi meseleleri hakkında bile, hiçbir şey düşünmemiş bir adamdır.

 

* Yani oyunlarda oynadığı sürece yaşadı, tiyatroyla yaşam buldu, gerisi boştu, diyebilir miyim?

 

 Haa. En büyük keyfi, beraber çalıştığımız için biliyorum: Akşamları rakının yanında pastırma çemenini buldu mu ondan iyisi yoktu. Öyle ki çemenin kokusundan, yan yana oturamazsın, aynı odada uyuyamazsın, arkasından tuvalete bile gidemezsin. Yaşama biçimi, bir tiyatro, bir de bu keyfiydi.

 

*Beyoğlu’nda sokakta otururken yanımıza gelir gazeteleri okudunuzsa alabilir miyim derdi. Verirdik. Karşı meyhaneden de bir duble rakı verirlerdi, şimdi yanan evine çıkardı. Hem barınağı yandı hem kendi. Odasında yığılı gazeteler olduğunu biliyorum.

 

 Sen görmedin. Ben çok iyi bildiğim için…

 

* Belki de o gazetelerden döşeği vardı.

 

 Yok öyle de değildi. Kötü bir döşeği vardı. Hayatı boyunca günlük gazete okumamış ama odanın her yanı, yığılı gazete doluydu. Ben şöyle değerlendiriyorum. Belki bu, yaşlılığında olmuş bir şeydi. Genelde yaşlı, kimsesiz ve yalnız yaşayan insanlara baktığın zaman evlerini çöp yığını haline getiriyorlar. Bunun sebebini bilmiyorum tabi. Yakup Bey de ne bulursa götürüyordu. Garip…

 

* Yangında en çabuk kağıt tutuşur.

 

Zaten o gazeteler olmasa, ev tutuşmazdı.

 

* Hastane’ye götürüldüğünü biliyorum.

 

 İki gün Hastanede yatmış. Ne iş yaparsın demişler. Tiyatrocuyum demiş, kimse sallamamış, umurlarında olmamış. İki gün sonra, kapının önüne koymuşlar. Ne reçete, ne ilaç…

 

* Sosyal güvencesi yoktu değil mi?

 

 Sosyal güvencesi nerden olacak ki? Yakup Bey’e kaymakamlıktan yardım parası isteyelim demiştim. O ara gittik görüştük; nüfus kağıdı yok! Nüfus kağıdı çıkarttık. Çağlayan Muhtarlığından da fukara kağıdı almış, daha uğraşırken, bu belgeler de, yangında yanmış. Onun için de ortada bir şey yok.

 

* Kalabildiği yer de yandı, orası da yok! Şimdi nerede kalıyor peki?

 

 Bazı tanıdıklardan üç-beş kuruş para geçiyor eline. Üçüncü beşinci sınıf otellerde yer bulursa gidiyor.

 

* Çocuk tiyatrosu yapıyordu okullarda bildiğim kadarıyla…

 

Çalışıyordu, ne yapsın ekmek parası.

 

*Çocuklara çok sevimli gelen yüzü yandığı için korkulacak bir durumda. Çocuklara bu haliyle nasıl tiyatro yapacak? Bundan sonra yaşamak için, çocuk tiyatrosu yapacaksa, mask mı kullanacak?

 

 Şu anda suratı iyileşiyor. Hayatında tiyatro dışında bir şey yapmamış ki!

Ekmeğini sadece tiyatrodan alıyor. İyileşiyor, seviniyorum iyileşmesine…

 

* Birlikte çalıştığınız zaman, neredeydi unuttum. Hapishanede doğaçlama, ibret oyunu oynamışsınız. Orada ki bir mahkumun feryadını anlatmıştın. Bugün bile etkisindeyim, doğrusunu sen hatırlarsın. Anlatırmısın?

 

 Turnedeydik. Organizatörün bize attığı bir kazık vardı, sahte mukaveleler getirmişti, Amasya’da rehin kaldık. İşsiz güçsüz kaldık. Dönüş paramız yoktu. O zaman Yakup Bey bana: “Ya, Oktay, istersen hapishanede mahkumlara ibret oyunu oynayalım” dedi. İbret oyunu nedir bilmiyorum. “Ne oynayacağız” dedim. “Ben sana anlatırım, akşam otelde prova yaparız, sen benim oğlumu oynarsın, ben babayı oynarım. Ben hapishane savcısından izin alırım, gider oynarız” dedi. Haydaaa! O gece sabaha kadar, o anlattı, biz uygulamaya çalıştık, uygulayabildiğimiz kadarıyla. Yakup Bey’in eskiden aklında kalmış bir oyun. Bir dram. Ne olduğunu… Adı neydi hatırlamıyorum. Ertesi gün hapishanede bu ibret oyununu oynarken; Ben babasını anasını döven esrarkeş, kumarbaz bir genci oynuyorum… Ön sıralarda oturan genç bir mahkum vardı. Çok tedirgindi. Gözüm kayıyordu. Babamı dövme sahnesinde, o genç mahkum birden bağırarak ayağa fırladı. Bir hayvan gibi hırıltılı sesler çıkararak haykırıyordu. Biz oyunu kestik. Bütün salon ayağa kalktı. O Kargaşada sandalyelerin demir gıcırtıları, bağrışlar çığırışlar… Bugün gibi, hala kulaklarımda. Aldılar götürdüler mahkumu. Sonra, kim bu diye savcıya sorduk. “Anasını babasını öldürmüş idam bekleyen bir mahkum” dedi. İşte böyle bir anı.

 

* Anılar çok fazla değil mi?

 

Çook. Ben burada bir tarihe parmak basmak istiyorum. Literatüre girmemiş bu tiyatrocuları, bugüne kadar hiçe sayılmış bu insanları gün ışığına çıkartmak istiyorum. Mademki tiyatro bir yaşam biçimi, ana sanat dalı, o koşullarda tiyatrodan başka hiçbir şey yapmamış bu tiyatro emekçilerinin günümüze kadar sırtladıkları bir emek var. Altmış - Yetmiş yıllık. Hatta cumhuriyetten önce de tiyatro yapanları, kim yok sayabilir ki…

Tiyatro, yöneticiler tarafından toptan tüfekten daha tehlikeli bir silah olarak görülüyor. Ben tiyatrocu sayılmayan bu oyuncuların, mesleğe katkılarını, emeklerini yazıyorum.

 

* Tanıdığım bu eski oyuncularda gördüğüm bir şey vardı. Yaşadıkları onca zorluklar, çileler karşısında tiyatro mesleğine duydukları aşk! Ve aşkları daimdi. Geriye dönüp, anıların içinde kendilerini bulduğunda, yitirilmiş bir sevgiliye duyulan özlem gibi, tiyatro yapabilmeyi, bir oyun oynamayı nasıl da istiyorlardı.

 

 Başka bir iş yapmamışlar ki. Tiyatro başka bir işi düşünemeyecek kadar kıskanç bir meslektir.

 

* Günümüzde mesleğimizle ilgili eksiklerin nedeni nedir? Olmayan ne?

 

 Ülkenin sosyal, ekonomik, kültürel, siyasal yapısında, yani sistemin dayattığı…Meta olma durumu söz konusu. Önce oyunlar sonra oyuncular meta olmaya başlıyor. Burada kişileri suçlamak yerine dayanıksızlıktan söz edebiliriz, dayanan çok az insan var, onlarda çok zorluk çekiyor.

 

* Hayattan kopuk sanat yapmanın da etkisi yok mu? Kısır döngü içinde olmamızın?

 

 Sistem. “Benden olmayan yaşamaz” mantığıyla hareket ediyor. Sistemden kopuk, meseleler ele alınamaz. Karşı duran, muhalefet yapanlar da sistem içinde eritiliyor. Kabul edenler de meta olmaya hazır duruma geliyor.

 

* Araya girip konu değiştirip Yakup Sarıçam’a dönmek istiyorum. Alevlerden kurtulduktan sonra, o haliyle beni güldürdü, fıkralar anlattı dedin. Yanmak bile, yaşamın acıları karşısında hafif mi kalmıştı?

 

 Yakup Bey mizahı çok seven bir insan. Yapısında var. Başkası olsa ah vah derdi. Bazen ölmeyi düşündüğünü söylerdi. Ölümü savunurdu. Bir

Gün: “

Şimdi sana bir soru” dedi. “Bir ölü ben niye öldüm diye şikayetçi olur mu?”

 

* Hah hah hay! Güldürdü beni. İnsan yaşarken şikayet ediyor tabi…

 

 Aslında traji - komik bir durum. Böyle bakınca, “ölüm de çok önemli değil” derdi. Ben eski tiyatrocularda şunu gördüm: Hayatın zorlukları hepsini birer felsefeci yapmış. Hayat felsefecisi. Onlarda pişmanım sözünü duymadım. Bende onlarla konuşup, onları dinledikçe, hayatta pişman olmamayı öğrendim. Çünkü bir şeyi değiştiremiyorsan o zaman sızlanmaya gerek yok.

Bugünkü tiyatrocularla, eski tiyatrocular arasındaki fark, hangi kültürle yetiştiğimizdir. Bugün ülke kültürü, yabancı kültürün, batılılaşma adı altında, etkisinde kalarak, zedelenerek, yok olmakla karşı karşıya kalmıştır. Onlar, tiyatro yaptığı dönemlerde ulusal kültürü tiyatroya taşıyorlardı.

 

* Biz turne yaptığımız zaman, gittiğimiz şehrin, en iyi otellerinde konaklıyoruz. O günlerde ise bitli, fareli, buz gibi otellerde, hanlarda kalınıyormuş. Kadın oyuncuları düşünüyorum. Çok sıkıntı çektikleri muhakkak.

 

 Evet. Eskiler anlatırdı, erkekler pek umursamazmış ama kadınlar çok sıkıntı çekerlermiş. O dönemde duş yok, buz gibi otellerde, hanlarda, yıkanma temizlenme şartlarını bir düşün.

 

* Maalesef. Bugünden o dönemin şartlarına çok uzak kaldığımı anlıyorum.

 

 Bir de o günlerde kadınlara “orospu” mantığıyla yaklaşılıyor ve tiyatroculara otel bile verilmiyor. Tiyatrocunun şahitliği bile kabul edilmiyor. O dönemden günümüze yansıyan kalıntılar olsa da, bugünlere gelmemizde, cesur tiyatrocuların, tiyatro kuramcılarının, bazı düzgün politikacıların tavrı vardır. Tiyatro, devletin gözünde potansiyel suçlu konumundadır. Ülkemizde devlet tiyatroyu sevmez! Tiyatroyu bizde halk sever ve bu yüzden tiyatro duruyor. Ayrıca tiyatro eskiden olduğu gibi iki kalas bir heves değil!

Ben sanatçı özverisine inanıyorum. Ve ülkemde şikayet ettiklerimizin dışında, bu özveriyi verecek sanatçılar olduğuna inanıyorum. O kadar da boş değil.

 

* Ve bu tiyatrocular, samimi özverilerini dillendirmeden, yaşadıkları şartların zorluklarına karşın, inatla tiyatro yaptıkları için, tiyatroya kara sevdalıydılar diyebilir miyiz?

 

 Anlattıklarına göre başka bir şey sevmemişler.

 

* Eski tiyatroculardan Kofti Keman Nusret vardı. Kulağı çok az duyuyordu ve sokaktaydı. Sen ona sağlık raporu uydurup huzurevine yatırmıştın. Huzurevinde yaşayamamış, tiyatro yapmak için kaçmış, yolda düşüp ölmüştü. Öldüğünde üzerinden senin telefon numaran çıkmıştı. Ölüm haberini sana bildirmişlerdi.

 

 Ben onun kefiliydim. Devlet kefille huzurevine alıyordu, bir şey olursa sana emanet diyordu, böyle bir mantık var işte…

 

* Ölüm haberini alır almaz sen eski bir tiyatrocu öldü diye, Kültür Bakanlığı, Halkla İlişkileri mi aramıştın ne… Birden her şey değişti. Diğerleri gibi gariban mezarlığına değil, Kofti Keman Nusret’i resmi törenle gömmüştük. Bir kara mizah örneği yaşamıştık.

 

 Ölen seksen yedi yaşında bir tiyatrocu. Popüler de değil. Kim tanır, kim ilgilenir! Şu anda kenarda köşede, yetmiş beş – seksen beş yaşları arasında yaşayan tiyatrocular var. Bugün ilgileniyorlar mı sanki. Günümüzde popüler kültür hakim. Yani kişi popülerse ilgi gösteriliyor.

* Kofti Keman Nusret popüler değildi ama olay ilginç! Seksen yedi yaşında tiyatro yapmak için huzurevinden kaçmıştı…

 

 Nedeni şu, hayatı boyunca tiyatro yapmış başka da bir şey bilmiyor. Benim yaptığım şey, hiçbir şey yapamayan bir insana, ortalıkta kalmasın diye, huzur evi bulmam oldu. Ben bunu yaptım ama adamın ruhu rahat değil. Ruhu diyor ki: “Tiyatro yap.” Beden de diyor ki: “Yapamazsın kardeşim, kulağın duymuyor, dilin söylemiyor.” Ama ruh kaynıyor… Bir de adamı emekli tapu memurunun yanına verirsen! İletişim de kuramıyor, aslında ölmeden mezara koyuyoruz. Adam, “Ben bu tapu memuruyla, dövüş edemem, bir şey konuşamam!” Huzurevinde kalanlarla arkadaşlık kurmaya çalışıyor, paylaşacağı bir şey de yok! O zaman “Ben burada yatmam Oktay Bey” diyor. “Baba gözünü seveyim, orda yat işte diyorsun, o sana olur derken öbür gün de kaçıyor. Çünkü neden? Huzurevinde verdikleri iki kap yemekle bir yatak coşkusunu durduramıyor.

 

* Huzurevi, ölmeye yatmak gibi bir şey onun için.

 

 Yani kendini bir işe yaramaz görmek istemiyor. Ama beden yaşını da görmüyor, ruhun verdiği coşkuyla kaçıyor. Şanssızlık tabi. İzmit’te belediye otobüsünden inerken ayağı kayıyor, bir kaldırımın kenarına kafasını vuruyor ve ölüyor. İnsan olarak ona çok üzüldüm ama bir bakımdan- yanlış anlaşılmasın- sevindim. Zaten ölmüştü. Adamı huzurevine koymakla öldürmüştük.

 

* Cenazesini Şişli Camii’nden kaldırmıştık. Birkaç kişiydik. Haşmet Zeybek, sen, ben ve iki arkadaşın daha vardı. Birde Kültür bakanlığından ve Şişli Belediyesinden gelen kocaman çelenkler! Belediye’den gelen görevlileri unutmadım tabi. Bir anımı paylaşacağım. Sessizliği bozan telsizlerin gürültüsü arasında naaşın başında bekliyorum, bir görevli yanıma gelip: “Başınız sağ olsun” dedi. “Sağ olun” dedim. “Yakınınız mı?” Ben bir anda ne diyeceğimi bilmez halde “Arkadaşım” dedim. “Kaç yaşındaydı?” “Seksen yedi” dedim. Adam bir bana baktı bir cenazeye ve yanımdan hızla uzaklaştı. Oraya niçin, kimin için geldiklerinden haberleri yoktu. Kofti Keman Nusret’i, bu şekilde gömmüştük

 

 Sözüm ona biz sanatçıya sahipleniyoruz diye devletin gösterişiydi bu…

 

* Diğer tiyatrocular Kofti Keman Nusret kadar şanslı değildi! Çoğu gariban mezarlığına gömülmüştü, çoğunun cenazesini de sen kaldırdın.

 

 Diğerlerinden devletin haberi yoktu! Yani sahiplenmese n’olurdu… Gidersin, kimsesizler kağıdını alırsın, otuz - kırk milyona da mezar alırsın ve gömersin. Ben çok önemsemiyorum. Görevlilere gelince, yukarıdan emir veriliyor. Hava da soğuk. Küfürlerle “görevlerini” yapıyorlar. Onlar; bir sanatçıyı toprağa vermiyorlar.

 

* Evet hava soğuktu, yağmur yağıyordu.

 

 İşte bu ülkenin utancı… Diğer eski tiyatroculardan Hakkı Karadayı da İzmir huzurevinde öldükten sonra kimsesizler mezarlığına atılmış.

 

* Ben sahnede izleyemedim. Hababam sınıfı filminden, okulun bekçisi olarak sinemadan hatırlıyorum.

 

 Altmış - Yetmiş yıllık sanat hayatında bir filmde bir bekçi oynamış, Allah’tan oradan hatırlanıyor.

 

* Benim tanıdığım ve etkilendiğim Yahudi oyuncu Madam Kokoraça vardı. Hala yaşıyor. Huzurevinden dışarı çıktığında seni ziyarete gelirdi. Her seferinde sana hediyeler getirirdi. Bu, ya bir mendil olurdu ya da bir çorap. Ne incelikli, ne kibardı. Sana: “Turne yapmak istiyorum, kumpanya kuralım, turneye çıkalım, seyircimi özledim” derdi. Bir keresinde senin “Sokak mobilyaları”ndan Avare vardı. Kokoraça’ya, Avare’ yi kastederek, hadi birlikte turneye çıkın, demiştin. Kokoraça hemen sevinçle, muhtemel turne için düet söylerdi. “ Artık koca ben çekemem her gün kavga maraza / Maraza bitti evde nihayet / karıkoca barıştı ne büyük saadet / hey!”/ Bu arada, Avare, kaş göz işareti yaparak, olmaz bununla der gibi sana bakardı.

 

 Rahmetli Avare çok sahtekardı. “Madam seksen yaşında yolda kalacak kim getirecek cenazesini te be yaa!” derdi. Benim orda yaptığım, huzurevinde yaşarken mutsuz olan bir oyuncuya coşku katmak. Ben sıradan bir insan olsam, yanıma gelmezdi. O yanıma gelecek, oynadığı dramları düetleri varyeteleri anlatacak, ben dinleyeceğim. Yani, kaybettiği bir şeyi, sende bulması için, o coşkuyu, o geçmişi yaşamasına yardımcı oluyorsun. Madam kokoraça’nın da ruhu diğerleri gibi, aynıydı. Bir yerden para gelecek, bir şeyler yapacağım derdi. Tekrar edeceğim, ruhları kaynıyor ama bedenlerine bakmıyorlar. O bedenleriyle bu işin olamayacağını akıllarına bile getirmiyorlar. Madam kokoraça ve diğerleri hala oralarda yaşıyor. Ruhun coşkusu orada kalmış. Beden yaşı seksen ama ruh ölmemiş. İşte sıra dışı olmak budur.

 

* Çok yaşasınlar… Emeklerinin ve coşkularının altında eziliyorum…

Başa dönelim mi? Yakup Sarıçam’

ın alevlerden yanarak kurtulmasının, haber olarak bir önemi yok mu?

 

 Bence Yakup Bey’in kim olduğunu merak etmediler. Basınımız, medyamız ölü haberi vermeyi çok sever ve sadece ölenle uğraşır. Felaket tellalı gibidir. Öleni gösterir, yangını gösterir… Bir cesaretle alevlerin arasından geçmiş ve kurtulmuş adam, haber değildir.

 

* Burada önemli olan yangın ve ölüm haberi öyle mi?

 

 Evet. Temcit pilavı gibi sürekli gösterir üstelik! Diğer tarafta kurtulanın kim olduğu hiç önemli değil! Kurtulmuş ya!

 

* Peki bundan sonra ne olur?

 

 Ben biraz politik söyleyeyim. Altmış milyon insanın ne olacağını bilmiyorum ki.

 

* Peki Yakup Sarıçam için bir şey yapılabilir mi?

 

 İnsanın öneminin olmadığı bir ülkede yaşıyorsun. Ne olacak ki!

 

* Neredeyse cumhuriyetimizin yaşı kadar yaşları ve yaşlarına yakın meslek hayatları var. İnsanın içi acıyor bu durum karşısında…

 

 Gerekli yerlere yazı yazdık. Biri çıkar ilgilenirse olur, ilgilenmezse olmaz. Bu kadar basit…

Bir ülkenin tiyatrosunu, sanatçısını, ülkenin siyasal kültürel ekonomik ve sosyal yapısından kopuk tek başına “Tiyatro” diye meseleyi ele alırsan, bu safsatadan başka bir şey olmaz…

 

* Sana teşekkür ediyorum bu söyleşi için.

info@civancanova.net

 

[civan canova]
[
index]
[
Özgeçmiş]
[
Oynadıklarım]
[
Oynanan Oyunlarım]
[
MAHİR CANOVA]
[
Annem]
[
kardeslerim]
[
Albüm]
[
Benim Sakladıklarım]
[
Karaladıklarım]
[
Tuna'nin Korsanlari (Yeni)]
[
Yitirdiklerim]
[Bir Mechul Asker]
[
Son sayfa]