‘Bu saçlar kimin?’ Çocuk, elinde tuttuğu iki bukle, uçlarına solmuş kırmızı kurdelalar bağlanmış altın sarısı saçları gösterince gözleri büyüyor kadının. ‘Nereden buldun onları?’ ‘Kimin diye sordum.’ Cevap vermiyor anneannesi. 'Benimle başa çıkamayacağını anladı gene.' diye düşünüyor çocuk, ' Her zamanki gibi pes etti işte.' Kadın, dudağının kenarında sönmüş sigarası, sanki çocuk hiç yanına gelmemişcesine dönüyor sırtını ve bulaşığına devam ediyor. ‘Anaanne!’ Cevap yok. ‘Anaanne diyorum!.. Kimin bu saçlar?’ ............. ‘Sağır mısın, cevap versene!’ ........... ‘Sanki duvara söylüyorum.' diye söyleniyor. Eteğini çekiştirerek anneannesini konuşmaya zorluyor ama nafile. Aynı tabağı yıkadıkça yıkıyor kadın, musluğun altında. ‘Bırak elindekini de konuş benimle.’ ‘Kutuyu ne yaptın?’ diye soruyor kadın, yüzüne bakmadan çocuğun.. ‘Ne?’ ‘Bal gibi duydun neyi sorduğumu.’ Elbette duydu çocuk. Ama bilmiyormuş gibi en masum tavrını takınarak,’Hangi kutuyu soruyorsun?’ diye soruyor. ‘Kutunun içindeydi o saçlar.’diye mırıldanıyor kadın, ifadesini hiç mi hiç bozmadan. ‘ İçerde.’ diye itiraf ediyor çaresiz, sonra da anannesini yumuşatmak için savunmaya geçiyor, ‘Kötü bir şey yapmadım ki ben.. Sadece eski eşyaları koyduğun sandığı açtım. Sonra o kutuyu görünce merak ettim. Sonra kutuyu da açtım, içinden bu saçlar çıktı. Kimin saçları bunlar? Senin mi?’ ‘Niye karıştırıyorsun ortalığı?’ ‘Karıştırdığım yok.. Bakıyorum sadece.’ Neler yok ki o sandığın içinde. Şapkalar, eldivenler, eski ayakkabılar, çocuğun dedesinin cep saati, tükenmez kalemi, hakim cüppesi, ölümünden bir kaç ay önce kaleme aldığı ama geride kalanların hiçbir zaman ciddiye almadığı, yalnızca anısına hörmette kusur etmemek amacıyla çöp tenekesine atılmayan vasiyetnamesi... Sonra fotoğraflar.. Eski, sararmış, kimin olduğunu bir türlü kestireremediği fotoğraflar. Canı sıkıldıkça, gizlice küçük odaya giriyor çocuk. Akşama kadar tek başına oyalanıyor orada. Zaten durmadan sıkılıyor canı. Nono, cicaanne ve anaanne, akşamları başbaşa verip eski günlerden laf açıyorlar. Bir sürü şey konuşuyorlar aralarında. Nono, rakı içip efkarlanıyor. Kafası kıyak oldumu da başlıyor şarkı söylemeğe. ‘Kader böyle imiş, ne söylesem boş...’ Üst dairelere kadar yükseliyor feryatla karışık nameleri. Sonra da ağlamaya başlıyorlar. Anlayamıyor çocuk. Hemen hemen her gece, kendince olur olmaz diye yorumladığı şeylere ağladıklarını görünce üzülüyor gene de. Yüreği burkuluyor. Cicaanne dul kaldığında otuziki yaşındaymış. Akşam oldu mu hep bunu sayıklıyor, bozuk plak gibi. ‘Otuziki yaş nedir ki.. İki yıl ayrı geçti zaten. Tam kavuştuk derken başkasına aşık oldu. boyu posu devrilesice. Topu topu altı ay birlikte uyuduk. Ne altı ayı? Beş buçuk.. Yok yok.. Beş ay.. doksan gün. Görüp göreceğim o kadarmış bu hayatta. Benim gibi cıvıl cıvıl bir kadın.. hiç bunca yıl...’ Lafın sonunu getiremiyor bir türlü. Pilavlar soğuyor, köfteler duruyor, rakı dibe vuruyor... Derken anaannesi giriyor devreye. Anaannesi cica annesinden üç yaş daha büyükmüş dul kaldığında. ‘Seninki de bir şey mi? Hiç olmazsa senin çocuğun yoktu. Ben iki çocukla birlikte dul kaldım. İki genç kız.’ diyor içini çekerek. ‘Öyle deme. Sana emekli maaşı bıraktı rahmetli. Ben tığ teber kaldım ortalarda. Üstelik bir başıma. Allah' tan kızların vardı senin.’ diye karşılık veriyor cicaannesi. Dekren çocuğun kulak kesildiğini fark ediyorlar, ‘Yesene yemeğini.’ ‘Yiyoruz ya!’ ‘Daha ödevlerini de yapmadı.’diye serzenişte bulunuyor anaanne diğerlerine, ‘Adam olmayacak bu.’ ‘Ödev yok ki.. Vermedi öğretmen.’ Sonra Nono alıyor sazı eline. Üç ay kadar önce evin bütün eşyalarını satıp ortalıktan kaybolan kocasını sayıklıyor. Önce okkalı bir küfür sallıyor, sonra yeni bir şarkıya başlıyor, ‘Bende bir resmi var, yarısı yırtık...’ Şarkıyı yarıda keserek az önceki konuya dönüyor tekrar, ‘Bizde koca var da ne oluyor?.. İşe mi yarıyor?.. Yüzünü mü görüyorum aylardır?.. Allah canını alsa da kurtulsam! İnşallah çöplükte bulurlar ölüsünü pezevengin.’ Bir güzel ağlıyorlar saatlerce. Sonra da sandık odasından çarşaflarını yorganlarını çıkartıp seriyorlar sobalı odadaki sedirlerin üzerine ve mışıl mışıl uyuyorlar sabaha kadar. Hep böyle oluyor bu. Her gece. Çocuğu ise adam yerine koyan yok evde. Ya da o öyle düşünüyor. Çocuk bir şeye ağlayınca kabahat oluyor. ‘Ay yüreğime indirecek bu benim.’ Böyle sızlanıyor işte anaannesi, çocuk bir şeye ağladığında. ‘Dün akşamki olay için özür dilerim.’ Gene susuyor anneannesi. ‘Özür dilerim dedim ya...’ diye yineliyor çocuk. ‘Bu kaçıncı özür dileyişin.’ ‘İyi o zaman. Dilemiyorum.’ Bir gece önce kapıcının oğlu ile oynarken çocuğun kaşını patlatmıştı. Annesi bir daha yollamayacakmış sokağa. ' Ama isteyerek olmadı ki. Oyun oynuyorduk biz. Uçuna taş bağlı ipi çevirirken kaşına geldi. İnsanlık hali. Aynı şey benim de başıma gelebilirdi ama anlayan kim!' Bulaşığına devam ediyor kadıncağız. Cevap vermiyor. ‘Ömür boyu küs mü kalacağız? Özür diliyorum işte. Konuşsana benimle. Bir şey söyle ya. Kimin bu saçlar?’ Kadın elindeki tabağı musluğun kenarına bırakıyor, çocuğu umursamadan yanından geçerek salona doğru yürüyor, paytak paytak. ‘Yerine koy o saçları. Bir daha da sandığı karıştırma.’ ‘Aman, pek meraklıydım sanki senin küf kokulu eşyalarına.’ Gene cevap vermiyor. Pencerenin önündeki koltuğa oturarak dışarıya bakıyor. ‘Taş yürekli!’ Suskun, dışarıya bakıyor. ‘İki tutam saçı bile benden daha çok seviyorsun! ‘ Suskun, tepkisiz, dışarıya bakıyor. ‘Kıskanıyorsun değil mi, senin böyle güzel saçların yok diye!..’ İç geçiriyor derin derin.
**** **** ****
‘Niye sık sık gelmiyorsun?’ ‘İşlerim var ananne.’ ‘Çok özlüyorum seni.’ ‘Ben de seni özlüyorum. Ama söyledim ya işlerim var.’ ‘Dün gece kalbim sıkıştı. Ölüyorum sandım.’ ‘Merak etme anaannecim. Bir şey olmaz.’ ‘Nefes alamadım. Rahmetli Nono’n gibi oldum.. Mosmor kesildi her tarafım.’ ‘Ne alakası var? Onunki farklıydı bir kere...’ ‘Öyle deme. Ciciannen de öyle gitti. Sıra bende.’ ‘Böyle konuşursan gelmem bir daha.’ Kulağıma eğiliyor, sanki sır verir gibi fısıldıyor: ‘Sen meraklısındır böyle şeylere. Al onları.’ Neden söz ettiğini anlamıyorum. Yüzüne bakıyorum. ‘Eski resimler.. Sonra dedenin kalemi, diploması.. Teyzenin deposunda hepsi. Ben ölünce atarlar nasıl olsa. Sen al bari. Bakarsın ara sıra. Sonra çocuklarına gösterirsin.’ ‘Olur ananneciğim, alırım.’ ‘ Sandığımı geçen gün attı annen.’ ‘Hayır atmadı. Tam atacaktı, ben aldıp eve götürdüm.’ Gözleri parlıyor: ‘Sahi mi?’ ‘Salona koydum. Çok güzel durdu. Herkes soruyor nereden aldın diye.’ ‘Karın de sevdi mi?’ ‘Sevmez mi? Bayıldı.’ ‘O niye gelmedi?’ ‘Çalışıyor anaannecim. Selam söyledi. Benim için öp dedi o pamuk yanaklarından’ ‘Canım benim.’ ‘ Resimleri de al. İleride gösterirsin çocuklarına.’ ‘Merak etme alırım.’ Gözleri dalıyor, sayıklar gibi mırıldanıyor kendi kendine: ‘Ben göremem artık senin çocuklarını.’ ‘Ne dedim sana?.. Böyle konuşursan gelmem bir daha.’
**** **** ****
Küçük oda karanlık. Saatlerdir içerde çocuk. Cezalı ya, vicdan yapmak için taş zemine oturmuş,iki büklüm, öylece bekliyor, sinir içersinde soluyarak. Bulduğu saçları kesip kuklasına sakal yaptı diye çok kızdı evin hakimleri. Az önce tepsi içinde, Nono nun yaptığı köfteleri getirdi cicaanne. Usulca öksürüp işaret vererek, küçük odanın kapısına bıraktı,. Oralı olmadı çocuk. Oysa zil çalıyor karnı. Aklı hala kapının önünde, yerde duran yemek tabağında. Üç kadın, gardiyan misali oturmuşlar, sandık odasının hemen karşısındaki sobalı odada. Her zamanki gibi sohbet ediyorlar. Nono bu sefer erken başlamış rakıya. Çocuğun bulunduğu odaya kadar geliyor anason kokusu. Ve de mis gibi köfte kokusu.. Üç kadın.. Yalnızlıklarını paylaşıyorlar. Anaanne yıllardır dul. Ağır ceza dairesi reisiymiş rahmetli kocası. Ondan kalan maaşla geçiniyor. Hayat olabildiğince kötümser yapmış onu. Kaşları sürekli çatık. Gece uyumadan önce dua adiyor. Şöyle yalvarıyor Tanrı’ ya: ‘Hamd olsun verdiklerine. Yattım Allah kalkarım inşallah... Al şu canımı da kurtulayım artık.’ Cicaanne ise anaanne’nin çocukluk arkadaşı. Aynı ilkokulda okumuşlar yıllar önce, Bursa’ da. Kocası mebusmuş cicaanne’ nin.. Boşanmış yıllar önce. Bir bankada çalışıyor ciccanne. Emekli olacağı günlerin hayaliyle yaşıyor. Başını sokacak bir ev alacakmış kendine, emekli ikramiyesiyle. Bir de, para artarsa, Gölbaşı civarında ufak bir aile çay bahçesi açacamış, şöyle göle karşı. Çok duygusal bir kadın Cicaanne. Radyo piyeslerini dinlerken bile ağlıyor. Kelimeler uçar gibi çıkıyor ağzından. Hayatı boyunca sesini hiç yükseltmemiş. Nono ise gençliğinde mahallenin serseri bıçkınlarından birine, yani enişteye aşık olmuş gençliğinde, Aksaray’ da. Evlenmişler. Adam kumarbaz. Aynı zamanda şarapçı. Umursadığı yok karısını. Maaşın kuruşu girmiyor evlerine. Bütün para daha ayın ik günü bitiyor meyhanelerde, ganyan bayiilerinde. Alt katta oturuyor Nono. Kendini rüzgarlara bırakmış. Teselliyi rakı kadehlerinde arıyor. Elekrtik düğmesi dış duvarda olduğundan sandık odası karanlık. Oda sandık kadar zaten. Küçücük. Adı üstünde, küçük oda. Ya da sandık odası.. Çocuğun tam önünde, neredeyse bütün mekanı kaplayan o kocaman sandık duruyor. Görmüyor sandığı ama o kadar küçük ki oda, sırtı kapıya dayanmış durumda otururken, karşı duvara dayanmış olan sandık yüzünden kıvırıp karnına çekmek zorunda kalıyor bacaklarını. Bu rahatsız pzisyon ve de karanlık zindandaymış hissini veriyor ona. Garip bir haz duyuyor bu durumdan. Sesi geliyor dışarıdan Nono’ sunun, ‘Ne güzel saçları varmış yavrumun..’ diyor kadın. Büyük ihtimal elinde çocuğun kestiği saç tutamları var. ‘Diğer eliyle de okşuyordur altın sarısı bukleleri.' diye düşünüyor çocuk, içeriden gelen sesleri dinlerken. ‘Hatırlıyor musun abla?’ diyor Nono, anaanneye; ‘O hafta fotoğrafçıya götürmüştük, son bir resmini çektirelim diye.’ ‘Saçlarını taramıştık.. örmüştük.. sonra da bu kurdelaları bağlamıştık..’ diye tamamlıyor anaanne. “Gülümse yavrum” demişti fotoğrafçı. Filizcik öylece baka kalmıştı adama. “Hadi kızım, gülümse biraz..” ‘Filizcik kapı duvar.. Sonra sen kulaklarının duymadığını söylemiştin adama...’ ‘Tüberküloz demiştim. Mikrop beynine sıçramış. İki gündür duymuyor kulakları.. Ağlamıştı fotoğrafcı. Tutamamıştı kendini. Katıla katıla ağlamıştı.’ ‘Anlamamıştı Filizcik. Gülüyor sanmıştı adamı.. Komiğine gitmişti, fotoğrafçının allak bullak suratı. O da başlamıştı gülmeğe. Ve ansızın çekmişti fotoğrafını adamcağız, gülen yavrumun.’ ‘Sonra da vitrine koymuştu. Aylarca orda durmuştu Filizimin gülen resmi.’ ‘Her sabah Kızılay' a çıkardık görmek için. Vitrinden bakıp gülümserdi bize.’ ‘Ya.. hep gülümserdi.’ ‘Biz de el sallardık ona..’ ‘Vitrin camını öperdik.’’ ‘Sonra bir gün.. bir baktık.. değişmiş vitrindeki fotoğraflar.’ ‘Değişmiş ya. Yılbaşı sabahıydı.’ ‘Evet. 950’ ye girmiştik.’ ‘Hayır 49 yılıydı.’ ‘Olur mu?. Filizcik öldüğünde 49’ du. Aylardan da haziran..’ ‘Öyle ya..Nasıl da üzülmüştük resmini göremeyince yavrumun..’ ‘Ağlamıştım ben. Tıpkı öldüğü günkü gibi ağlamıştım.’ ‘Bak gene ağlıyor.’ ‘Sen kendine bak.’ ‘Öldüğü gece babası yatağa girememişti. O toprakta yatarken ben nasıl sıcak döşeğe girebilirim diye aylarca koltukta uyumuştu. Tam altı ay.’ ‘Ne güzel saçları varmış. Hala mis gibi kokuyor.’ Sonra sessizlik oluyor.. Bir süre hiç ses gelmiyor salondan. Gene ağlamaya başladıklarını düşünüyor çocuk. Sonra hıçkırıklarını duyuyor kesik kesik. Sonra da inlemeyle karışık anneannesinin sesini duyuyor, kulak kesiliyor. ‘Haylaz. Her tarafı karıştırıyor. Ne istedi ki güzelim buklelerden? Muzurluk olsun işte...’ Çocuk, kendi hıçkırıkları arka odadan duyulmasın diye, küçük elleriyle ağzını kapatıyor . Oda karanlık. Oda soğuk.. Filiz Teyzesini düşünüyor çocuk. ' Yani benden bile küçükmüş. O zaman niye teyze dedirtmişler? Belki de öldüğünü unutmak için. Herkesle birlikte büyüdüğünü sanıyorlardı.. cennette. Ya da.. öyle oluyordur gerçekten..' Filiz teyzesini düşünürken kapının önündeki köfteler geliyor aklına. Sonra iki gün önce kaşını yardığı komşu çocuğu. Sonra tekrar Filiz teyzesi.. Sıkıca bastırıyor ağzını minik elleriyle. ‘Özür dilerim Filiz teyze. Bir daha hiç dokunmayacağım saçlarına.’ diye mırıldanıyor hıçkırarak.
**** **** ****
‘Filiz teyze' nin saçları nerede ananne?’ ‘Ne saçları?’ ‘Filiz teyzenin.. Hani gül kurusu, solmuş kadifeyle kaplı bir kutu vardı, o sandıkta. Onun içinde duruyordu saçlar. Soluk kırmızı kurdeleler vardı uçlarında.. iki bukle sarı saç..’ ‘Kimin?’ ‘Filiz teyzenin saçları. Hatırlasana. Hani çocuktum ben...’ Yüzüme bakıyor, duymamışçasına gülümsüyor, ‘Senden bir şey isteyeceğim ama aramızda kalacak’ diyor, usulca, sır verircesine. ‘Söz mü?’ ‘Söz anannem.’ ‘Bir dahaki gelişinde bana.. şey getirir misin?’ ‘Ne?’ ‘Tel kadayıfı.’
‘Köfte Yürek’ den.. civan
|