Ful filizlenirken...


    Oyun yazarken klavye üzerindeki parmaklarım genellikle frene basmakta zorlansa da, ısmarlama bir yazı istendiğinde tıkanır kalırım. Bir türlü yazamam o ilk cümleyi. Sinirlenirim.. Neden benden böyle bir yazı istendiğine öfkelenir, çaresizlikten laf cambazlıklarına başlarım. ‘Oyunun anlatmak istedikleri kendi içindeki dramatik örgüde gizlidir zaten, fazla söze ne hacet ‘ düşüncesiyle kendi cümlelerimden aşırmalar yapar, sonra da cıcığı çıkana kadar didiklerim bunları.
     

    Oyunun provaları başladığına göre, ‘Ful Yaprakları’ hakkında da program dergisi için er veya geç yazı istenecekti. Ben önce davranayım istedim ve keyifli bir anımda oturdum masaya.
     

    İnsan yazdıktan bir süre sonra yabancılaşıyor oyununa. Hatta öylesine yabancılaşıyor ki, oyunu çalışanların heyecanını paylaşmakta bile güçleniyor ilkin. Musa’ nın Richard’ ı benden daha iyi tanıması ya da Özlem’ in oyun içersindeki şifrelerden yola çıkarak dramatik kurgunun ve kişilerin geçmişlerini neredeyse eskiçağlara dayandıracak kadar boyutlandırması, bana uzun bir süredir kendimce geçerli nedenlerle ihmal ettiğim bir sevdiğimin,  müthiş bir sürprizle karşıma çıkarılması gibi geldi. Farklı bir heyecen yaşadım. Kavuşma heyecanı. Ve bizi kavuşturanlar ikimizi de neredeyse bizden daha iyi tanıyorlar. Doğrusu da bu bence. Ben sevdiğimi ihmal etmişim ama yönetmeni ve oyuncuları sahiplenmiş onu. Bir süreliğine evlat edinmişler.
     

    Bunca girizgah cümlesinden sonra gelelim sadede. Ben bu oyunu niye yazdım?.. Dürüstçe söylemek gerekirse, ilkin çok farklı nedenlerle oturmuştum masa başına. ‘Ful Yaprakları’ nı değil, başka şeyleri yazacağımı umuyordum. Başka ilişkileri, başka kişileri anlatacaktım güya. Oysa bilinç altımın beni masa başına oturtmak için düzenlediği küçük bir oyunmuş bu. Amacı ‘Ful Yaprakları’ nı yazdırmakmış.
     

    İkinci sayfayı bitirdiğimde, o hain bilinç altım, Genç kız’ın ‘Ben aslında porno yıldızı olmak isterdim’ dediği zaman, aslında ne olup ne olmadığını, gerçekte ne olmak istediğini ve de kendisini nasıl bir finalin beklediğini kulağıma fısıldamıştı bile. Yazma süreci boyunca daha bir çok şey fısıldamıştı kulağıma bilinç altım. Bazan sayfalar boyu kandırarak, onlarca sayfa yazdırtıp sonra da şaka yaptığını söyleyerek, binlerce kelimeyi çöpe attırarak, ama sonuçta bence çok mühim ipuçları verip gerçekten içinden geçenleri yazdırmıştı.
     

    ‘Dünyada beni özleyen, sesimi duymak isteyen tek bir canlı dahi yok.’ diye fısıldamıştı ilkin kulağıma bilinçaltım, belirsiz bir rol kişisinin sesini taklit ederek. Sonra da bunun ne yürekler yırtan bir haykırış olduğunu anlatmaya koyulmuştu...
     

    ‘İnsanını bunu söyleyebilmesi için, var olan tüm canlılarla bir biçimde ilişkişini bitirmiş olması gerekir.’ diye karşılık verdi aklım bilinçaltıma,

    ‘Düşünsene, kimse beklemiyor seni. Kimse ‘nerde bu?’ diye merak etmiyor. Ne bir ses, ne bir sinek, ne bir sevgi parçacığı, ne nefes, ne de aşk. Tek başına yaşamaya programlanmamış bir tür için katlanılmaz bir durum.’
     

    ‘Ben de bunu söylemek istiyorum.’ dedi bilinç altım, ve tekrar sesini değiştirerek şöyle fısıldadı;

    ‘Orda kimse yok mu?’
     

    Ve aklım girdi devreye;
     

    ‘İşte bunu anlatan bir oyun yazmalısın.’
     

    Aklım ve bilinç altım arasındaki bütün bu konuşmalar yazma sürecinin başlarında oldu.
    Ben bu cümleyi yazmakta olduğum oyunun kişilerine söyletmesem de, için için hep şöyle haykırdılar ;.
     

    ‘Orada kimse yok mu?’
     

    Ful yaprakları, sesleri çıkmadığı halde hayata haykırmaya çalışanların oyunudur.
    Yaşam, hiç bir evresinde kucak açmamıştır; koca şehrin ortasında, tek kişilik hücrelerinde yaşamak zorunda bırakılanlara. Tek yol kendilerine benzer birilerini bulumaktır. Ama  ‘kendilerine benzer birileri’ de yoktur aslında. Çünkü o ortamda kendileri bile kendilerine benzememektedir. O halde gerçeği sanalın içinde eritmek ve de yeniden şekillendirmek gerekmektedir.
    ‘Ful Yaprakları’, hiçliğin kıyısında dolanan - bu tabirimi ukalaca bulmazsanız – anti kahramanların var olma ve hayatlarını yeniden yazma çabalarıdır.
    Oyunun ilk okuma provasına katıldığım gün, artık provalara gelmek istemediğimi söylemiştim arkadaşlarıma.  ‘Zaten en iyi yazar ölü yazardır’ diye takılmıştı oyunun yönetmeni arkadaşım Turgay Kantürk. Bence de öyle. Asıl işim oyunculuk olduğundan bu duyguyu çok iyi biliyordum. Bazı oyuncular – ki ben de bunlara dahilim - ve de yönetmenler, her ne hikmetse,  prova aşamasında  yazarımızın ‘naciz vücudunu’ görmektense ruhuyla iletişim kurmayı tercih ederler. Çünkü masa başı ve sahne farklı mekanlardır. Masa başını doğum odasına benzetirsek eğer, sahneyi de çocuk yuvası ile üniversite arasında herhangi bir kuruma benzetebiliriz. Bu bağlamda doğumu yaptıran doktorun çocuğun akademik hayatına müdahale etmesi ne derece doğru olur?
     Oyunumu bitirdiğim gün  ayrılmıştı yollarımız.  Eğer yazarından bağımsız olarak var olabiliyorsa  - ki umarım öyle olur -   görev tamamlanmıştır. Ve de benim inancıma göre yazılan herşey herkesindir. Telif konusuna gelince, ben sadece doğum ücreti alıyorum.
    Ben haykıracağım kadar haykırdım. Çok sevgili ‘Ful Yaprakları’ mı, farklı yapraklar toplamak uğruna yeni sahiplerine emanet ediyorum.

    Civan Canova
    Mart 2005
     .
    Hamiş :  Yukarki yazıda, oyunun patlaması halinde, ‘Ben emanet ettim ama içine ettiler’ gibilerden bir önlem kaygısı sezilse de, yazıyı yazan bu amaçla kaleme almadığını beyan eder J)))
     

Ful Yaprakları.  Musa Uzunlar, Özden Çiftçi 2005

SÖYLEŞİ
 
 
Söyleşiyi Yapan: Ayten Uncuoğlu
 

A.U - Sevgili Civan Canova, öteki oyunlarında olduğu gibi gene "insanı" ; hem kendi yalnızlığı içinde, hem de toplumsal sorumluluğu içinde sorguya çekiyorsun.Yeni oyunun “Ful Yaprakları” ; iletişim ağları arasına sıkışmış ama aslında iletimşizlikten bunalmış yalnız ve çaresiz insanların hikâyesini anlatıyor, gösteriyor. Doğru mu anlıyorum ?

C.C - İletişim ağları bir araç sadece. Bir nesil önce olsaydı telefon tellerinin arasına sıkışacaklardı. Ama iletişimsizlik giderek artıyor tabi. Ne büyük bir paradoks değil mi? Teknoloji iletişimin emrine girdikçe iletişim kayboluyor. Yalnızlık da doğal bir sonuç oluyor.

A.U - Gene bu oyunda da mizah ile hüzün; gerçek ile sanal; felsefe ile sadelik içiçe geçmiş, birlikte yürüyorlar...Bence bu durum yazar Civan Canova'nın kimliği ile çok örtüşüyor.Yanılıyor muyum?

C.C - Kesinlikle doğru söylüyorsun. Hüzün ve mizahın iç içe olması, bizde genetik galiba. Babamın cenazesiyle ilgili bir hikaye yazmıştım. Babamı morgda son gördüğümde önce içim kaskatı kesilmiş, sonra boğazım düğümlenmiş, derken gözüm ansızın cenazeyi yıkayan din görevlisinin takunyalarına ve ‘Berlington’ marka çoraplarına takılmıştı. Gülümsemiştim. Sonra da utanmıştım gülümsediğim için. O hikayenin sonunda şöyle bir cümle kullanmışım;
“ En acılı durumlarda espri üretmenin, çıldırmaya karşı bir zeka sigortası ya da ağzımızdan çıkan nükteli sözlerin, aslında içimize attığımız göz yaşlarımızdan başka bir şey olmaması.. Bütün bunları senden öğrenmiş olmalıyım.”
Dedim ya, babam da benim gibiydi. Gözleri dolar ama espri patlatırdı. Çevresindekiler anlamazdı gözlerinin dolduğunu. Önemli olan bunlar değil tabi. Bu sadece bir noktaya kadar üslubumu ve yarattığım dünyayı belirleyebilir. Dışarıya baktığın pencerenin şeffaf bir tülü olabilir ancak bu karmaşık duygular. Önemli olan baktığın pencerenin büyüklüğü ve görebildiğin ufuktur. Ben ömrümün sonuna kadar bu ufku bir nebze olsun kendi çapımda da olsa genişletmek niyetindeyim. Tülü her zaman aralayabilirsin. Tülü aralamayı beceremezsen, anı defterinden başka da bir şey yazamazsın zaten. Ben yaşımı aldıkça huy olarak babama benzediğimi düşünüyorum. Yukarıda saydığın özellikler eğer bende varsa, ya model olarak ya da genetik olarak rahmetli peder beyden geçmiş olmalı.

A.U - Bir anlamda oyunun içinde yazar olarak hem varsın, hem de yoksun. Oyunun çok iyi bir kurgusu olduğu için de herkes kendinden bir şeyler bulup çıkarabilir.Yazarın işaret parmağı hiç görünmüyor oyunda yani..

C.C - Yukarıdaki cevabımı bu sorunu okumadan vermiştim. İşte ben de bunu söylemek istiyorum. İşaret parmağın ufku göstermeli. Ve de herkes o ufka kendi penceresinden bakmalı.

A.U - Çok ilginç, oyunun mizah yanı; en ağır eleştirinin, en sert, keskin suçlamaların havada uçuştuğu sahnelerde beliriyor. Değil mi? Neden ?

C.C - Hayat böyle değil midir? Yıllar önce bir düğünde, damada araba çarpmış, gelin de korkudan denize düşmüştü. Alkışların yerini kaçan arabanın arkasından edilen küfürler almıştı. Ben olayı yolun karşısındaki büfede sandviç yerken izlemiş ve çok gülmüştüm. Ölen ya da yaralanan olmamıştı çünkü. Olay dışarıdan baktığında kesinlikle bir drama dönüşmemiş ama içinde olanların gözünde adeta bir trajedi yaşanmıştı. Sonra gelin sudan çıkartılmış, damatla kavgaya tutuşmuştu. İşte sana seyircisiyle, oyuncusuyla hayat. Absürtçüler bu üsluba hayatın kendisi diyor. Sonuçta hayat rastgele yaşanıyor. Ben de onu rastgele değil ama rastgeleymişcesine yazmalıyım diye düşünüyorum.

A.U - Aşk konusunda çok karamsarsın. Sence aşk bitti mi? Bu oyunla bittiğini mi ilân ediyorsun yoksa saklandığı yerden çıkarmaya mı niyetlisin?

C.C - Benim bir şey ilan ettiğim yok. Onlar piyesteki adamın düşünceleri. Rol kişisinin ağzından çıkan sözler. Ben sadece kaydedip, yeniden formatlayıp başkalarına dinletiyorum. Kim ne düşünürse düşünsün. İnsan olarak düşüncemi sorarsan, hiçbir şey kalıcı değildir ama hiçbir şey öyle kolay kolay bitmez. Aşkın bitmesi bence insan türünün tükenişiyle aynı zamana denk gelir. Türümüz varsa aşk da vardır. Her birimiz, ta baştan beri, birbirlerini seçen çiftlerin ürünleri değil miyiz? Kısa da olsa atalarımız kendilerince bir aşk yaşamış. Belki zaman içerisinde mutasyona uğrar aşk, ki kesinlikle uğrayacaktır, o kadar! Bizler değiştikçe olgulara yüklediğimiz anlamlar da değişir doğal olarak. Aşk bitti söylemi bizim nesil için sadece kuru bir nostalji geyiği. Aşk da, nesil de kabuk değiştiriyor. Ama özü aynı. Bu nedenle hala Juliet’e de yakınlık duyuyoruz, çağdaş bir bilim-kurgu filmindeki androide de..

A.U - Ful Yaprakları 'nın hüzün kokan bir yanı da, dünyanın kirlenmişliği yanında saf, lekesiz, temiz çocukluğa duyulan özlem. Çocukluk hem özlem, hem de sorgunun başladığı yer..

C.C - Çok doğru söylüyorsun. Hem özlem hem de sorgunun başladığı yer çocukluk. Ama hesapsız sorgular ve de çocuksu özlemler. Bu özelliklerimiz ne yazık ki büyüdükçe kayboluyor. Ya da ‘çocukluk’ olarak değerlendiriyoruz. Beynimizi geliştirdikçe naif hallerimizin yok olması gerektiğini sanıp, içimize bastırıyoruz. Ben bir yazar olarak, oyuncu olarak, sıradan bir insan olarak ileriye temiz ve olabildiğince adil bir dünya kalsın istiyorum. Belki de John Lennon kuşağı olmamdan dolayıdır, şiddetle arzuluyorum bunu.

A.U -  Sen , ben, hepimiz hem çocukluğumuzu, dolayısıyla geçmişimizi özlüyoruz, bir yandan da sorgulayıp, didik didik edip tüm suçu ona yüklüyoruz. Ben kendime de soruyorum. Artık büyümek, sorumluluk almak, bugünü keyifli yaşamak çağına gelmedik mi? Sorgulamayı sürdürdükçe daha karamsar olmuyor muyuz?

C.C - Sorunu böldüğüm için özür dilerim ama gelelim suçlama bölümüne. Bizim didik didik edip suçladığımız çocukluğumuz değil ki! Şimdi özlediğimiz dünyayı bize, o zaman sağlayamamış olanlara bütün öfkemiz. Bizi fırlatan yayların yanlış hedefe doğrultulduğunu düşünüyoruz. İnsan yaşlandıkça çenesi düşüyor. İlkokul ikinci sınıftayken okul müdürü sınıfa girerek öğretmenimize sınıftaki çalışkan, akıllı ve uslu öğrenciler arasından yavrukurt namzetleri seçmesini söylemişti. Sonra da çıkmıştı sınıftan. Öğretmenimiz ‘kimler yavrukurt olmak istiyor?’ diye sorduğunda sevinçle ben de kaldırmıştım parmağımı. Sonra öğretmen beni yanına çağırmıştı, ‘sen uslu ve akıllı mısın ki parmak kaldırıyorsun?’ diyerek bütün sınıfın önünde tokatlamıştı. Düşünsene; yaşım yedi ve hayatımda ilk kez aşağılanıyorum. Şimdi bu kadının, oku doğruya yakın bir hedefe fırlatması mümkün mü? Dolayısıyla da son hızla yanlış hedefe ulaşma korkusu içerisindeyiz. Bizim derdimiz kendimizle olsa bile, daha çok bizi fırlatanlarla. İşte bu yüzden temiz bir dünya istiyoruz. Ama bizim fırlattığımız okların da doğru hedeflere gitmesi gerekir. ‘Bizce doğru’ olan değil tabi bu hedef. Daha doğrusu ‘doğru bu!’ diyerek yanlış hedeflere fırlatmayalım da, onlar bulurlar nasıl olsa yollarını. Bize gelince; ‘Acaba kendi hedefimizi değiştirme şansımız var mı hala?’ diye düşünmekten keyifli yaşamaya pek zamanımız kalmıyor. Ha, o da olabilir. Pasta yemek de güzeldir aslında. O zaman ufka bakmayacaksın. Çek perdeni, bak keyfine. Arada onu da yapıyoruz zaten. Hem de fazlasıyla.

A.U -  Oyunda “BAŞKALARININ ACISI” na bakıyor, kendini başkalarının yerine koymaya çalışıyorsun. Bunu yaparken oyuncu kimliğinin hep yanı başında olduğunu, ondan güç aldığını düşünüyorum.

C.C -  Oyunculuk deneyimim yazmama çok yardımcı oluyor. Bence oynamanın da, yazmanın da özünde empati yatar. Oyunculuk, eğer ciddiye alırsan, empati yeteneğini geliştiren bir yetenek. Ayrıca oynarken; ‘Keşke araya bir sahne daha yazsaydı. Kostüm değişecek vakit bırakmamış’ gibilerden kızdığımız yazarları bildiğim için teknik açıdan da oyuncu arkadaşlarımı kızdırmamaya gayret ediyorum. Şaka bir yana, oyunculuk çok kapılar açan bir meslek.

A.U - Yabancılaşma, yabancılaştırma ögesi oyunlarında sık başvurduğun kavramlar, bir dönemeç. Neden gereksinim duyuyorsun yabancılaşmaya ?

C.C - Hayatı genelde yabancılaşarak yaşadığım için olmalı.

A.U -  Oynamak ve yazmak arasında nasıl bir bağ kurabiliyorsun? Bir araya nasıl getirdin, buluşturdun onları ?

C.C -  Ben aslında heykeltıraş olmak istiyordum. Plastik sanatlarla daha fazla ilgiliydim. Öte yandan tiyatro kulislerinde büyüdüm. Bu çok etkiledi yaşamımı. Sahnede var olmanın çok farklı bir haz; gerçek yaşamın hem içinde hem de çok ötesinde bir durum olduğunu keşfettim. Düşünsene; Shakespeare zamanındaki bir barda oturabiliyordun. Ya da eski “Yunan’ da yaşamış bir kahraman olabiliyordun. Bunlar o yaşta çok cezbedici şeyler. Sonuçta bir zar attım ve güzel sanatlar yerine konservatuara girdim. En az on yılım sahnede elimi kolumu nereye koyacağımı düşünmekle geçti. Hayatta da öyle. Artık her ikisini de az çok öğrendim sayılır. Bunca yıl öğrenmezsen adama ayıp derler zaten! Oynamak ve yazmak.. ikisi de farklı ifade biçimleri. İkisi de büyük haz veriyor insana. Ama yazılanın daha kalıcı olduğunu düşünüyorum. Ve yazdıklarım kitlelere ulaşmasa bile, çok çok ilerde genç bir delikanlının veya bir genç kızın bulacağına, demode bir bilgisayar disketinde tesadüfen rastladığı bilinmeyen bir oyunu okuyacağını, ya da izbe bir köşede unutulmuş kitabı açacağını hayal ediyorum. Var olmadan da küçücük bir iletişim kurabilme ümidi belki. Zamanı aşabilme isteği. Zamanın ötesinde bir duygu ve düşünce paylaşımı. Var olma dürtüsü ya da ölüm korkusu. Bence bunlar karışık duygular ama güzel arzular. Oynamak ya da yazmak bir anlamda var olma nedeni benim için. Bazı arkadaşlarım takılıyor, ‘oyunun oynuyor, dünyanın telifini alacaksın.’ diye. Elli yıl sonra da okunmaya değer görülecek bir oyuncuk bile yazabilmek için ömrümden birkaç yılı feda edebilirim. Bir hafta daha fazla yaşayabilmek içinse tüm servetimi dökerim. Bilmem anlatabildim mi?

A.U - Oyunu seyrettiğin o ilk temsil, o ilk alkışlarla Ful Yaprakları ne dediler sana? Zor bir soru biliyorum ama, tutamadım kendimi..

C.C -  Ben o oyunu çok kötü bir dönemimde yazdım. Özel hayatım karmakarışıktı. Kafam allak bullaktı. Oyuna da başlamış bulunmuştum. Nasıl 93’de Ankara’da babamı gömüp, ertesi gün İstanbul’da matine oynadıysam, özel çalkantılarımı da yazdığım oyuna karıştırmamaya çalıştım. Ama yazarlık aktörlüğe benzemiyor. Yaşananlar bir biçimde bulaşıyor ürettiklerine. Tabi örtüştükleri kadar. Kapkara bir şeyler yaşıyorsun ve de iki arada bir derede kapkaranlık bir oyun yazıyorsun. E, bundan güzel fırsat mı olur? O oyunu karım oynasın diye yazmaya başlamıştım ama ne yazık ki oyun bittiğinde kızcağız beni boşamak zorunda kalmıştı. Çok düşünmüşümdür yazarken, acaba yaşadıklarıma ihanet mi ediyorum diye. Ama az önce dedim ya, hayatı ne yazık ki yabancılaşarak yaşıyoruz bazen. Şunu da belirtmek istiyorum; yaşadıklarımı yazmadım. Denk düşen ve doku benzerliği olan örnekleri yeniden sentezlemeğe çalıştım. Yani eğer boşanmasaydık ve her şey güllük gülistanlık olsaydı, oyunun finali falan değişmeyecekti. Bir anlamda fizik kanunlarına bağlı kalarak kendini oluşturdu. İlk gece sahnedeki Ful Yaprakları, daha önce neredeyse aynını düşlediğim bir dünyayı gösterdi bana. Çok mutlu oldum. Oyuncularla ve yönetmenle doğru bir paylaşım içinde olduğumuzu fark ettim. Finalde alkışlarıyla seyirci de katıldı bu paylaşıma. Büyük haz duydum. Küstahça ümitlendim ve hayallere kapıldım elli yıl sonrası için. Tabi bu arada, kusura bakmasınlar, parmaklarımla alacağım telifi hesaplayamadım.

A.U -  Ben oyunun iyi anlaşıldığını, iyi yorumlandığını, iyi oynandığını düşünüyorum. Seyirciyi düşündüren, güldüren, sorgulayan yanlarıyla, insanların salondan çıkarken de bir şeyleri beraberinde sürükleyeceğine ve çok kişi tarafından izleneceğine inanıyorum. Sana hoşça kal, senden nice yeni oyunlar bekliyoruz demeden önce, çok az kişinin bildiği bir uğraş alanından, kuklalarından söz eder misin?

C.C -  Ah Ayten’ im ah.. Sizler, Cumartesi günleri TRT Ankara Radyosu Çocuk Saati stüdyosunda mikrofon karşısındayken, ben karşınızdaki reji odasında babamın yanında oturur, kös kös izlerdim. Sonra neler olduğunu sen anlatırsın istersen. Sizler, yani on beş yaşındaki Ayten Abla, Köksal Abi, Güneri Abi, Erdoğan Abi, Rüştü Abi ve daha niceleri.. Ellerinizde tekstler, mikrofon karşısında döktürürdünüz.
Bense hep hayal ederdim elime teksti alacağım günleri. Ama cezalıydım biliyorsun. Bana mikrofon yasaktı. Sonra anneanneme bırakırdı beni babam. Pazar günü oturur, kendime seramik hamurları, boyalar, kumaşlar hazırlar, sizin oynadığınız kişilerin kuklalarını yapardım. Teyzemden kalma kırık müzik dolabını da sahne yapıp oraya dizerdim kuklalarımı. Sonra da evdekilere seans yapar, sizin oynadığınız piyesleri oynatırdım kuklalarıma. Öyle başladı merakım. Konservatuara girdiğimde, tiyatro tiplerini yapmaya başladım. Hayal gücünü müthiş geliştiren bir şey. Oyunculuk için de yararlı bence. Detay düşünmeyi öğreniyorsun. Mesela Einstein’ın kuklasını yapmıştım. Monblanc dolma kalemini kibrit çöpünden oymuştum. Hep düşünürdüm bir kukla ya da minyatür bebek yaparken, ‘bu adam nasıl giyinir, saçı ne renk olmalı ya da mendili ekose midir?’ diye. Bence bir rolü çalışırken de düşünmeli bunları. Hamlet’ deki mezarcıları yapmıştım mesela, birkaç yıl önce.. Parmaklarının tırnaklarına, göğsünün kıllarına, hatta elindeki kuru kafaya kadar yapmış, ama adamın şarap şişesi ebatında bir şişe bulamamıştım. Günlerce uykularım kaçtı, ne bulabilirim diye. Sonra bir gece, bir ilaç ampulünün bu işi görebileceğini düşündüm ve yataktan fırlayarak evdeki ilaç dolabını boşalttım. Ne o, kuklanın şarap şişesi yapılacak. Ne kadar çocukça bir davranış. Düşünsene bunu yaptığımda kırk yaşındaydım. Ama hoşuma gidiyor. Başta da dedik ya, çocuk yanı olmalı insanın. Ya da ben öyle olduğum için, böyle düşünüyorum. Öte yandan çok da istismara açık bir davranış. Çocuksu yanların zekayla ya da saygınlıkla eşdeğer olduğunu düşünen muhataplarınız da olabiliyor. Neyse, Ankara dedik de, ne kadar çok anı biriktirmişiz birlikte. Çok seyrek ama baktığında hayatlarımızın minicik ama çok değerli mozaik taşları onlar. Seni, Rüştü Ağabeyi, diğerlerini, Ankara’ yı hiçbir zaman çekip çıkaramam hayatımdan. Bu nedenlede mozaik taşlarıma çok değer veriyorum. Bazıları kırık da olsalar. Bir de yapı taşlarımız var tabi. Hayatta kalanların en yaşlısı Cüneyt Bey. Allah gecinden versin.

A.U -  Konu dallanıp budaklanmış, bu şöyleşinin amacını aşmış gibi görünse de aslında başbaşa olsaydık da bunları konuşacaktık. O halde okuyacak olanla da yüreğimizi paylaşalım. Çok teşekkür ediyorum.
 
 

info@civancanova.net

 

[civan canova]
[
index]
[
Özgeçmiş]
[
Oynadıklarım]
[
Oynanan Oyunlarım]
[
Düğün Şarkısı 2006]
[Ful Filizlenirken]
[
Eskişehir' den]
[
Söyleşi]
[
Kıyamet Suları]
[
Sokağa Çıkma Yasağı]
[
Erkekler Tuvaleti]
[
TiyatroBiz]
[
Light Beyond Red]
[
MAHİR CANOVA]
[
Annem]
[
kardeslerim]
[
Albüm]
[
Benim Sakladıklarım]
[
Tuna'nin Korsanlari]
[
Sacmalamalar]
[
Yitirdiklerim]
[
Son sayfa]