|
|
 |
 |
|
Bu siteyi hazırlarken, bir nebze olsun babamı hatırlatmak dışında belli bir amaç edinmedim. Zaman zaman ciddileşitim. Mesleğim, toplum içersindeki sorumluluklarım geldi aklıma. Bazan da çocuklaştım. Kardeşlerime, yeğenlerime, arkadaşlarıma hazırlarmışcasına -belki de öyle olması gerektiğini düşündüğümden - kendimi kattım sayfalara. Kendi konuşma tarzımı, espri anlayışımı... Bazan zorlama saçmalıklar da yapmış olabilirim. Hayatta da yapıyorum zaten. Hoş görüyorlar sağ olsunlar. Sonuçta bir tiyatro sitesi hazırlamadım. Bu saatten sonra kendimi ortalara atıp dizi veya başka para getirecek işler için bol boyalı bir cv oluşturmak gibi bir niyetim de... yok. Galiba öyle bir hedefim de yok bundan sonraki yaşamımda. Ne bileyim.. öyle olsaydı dizginlerdim kendimi. Faça vermemeye çalışırdım :)
Ben arkadaşlar.. yazmayı seviyorum. Daha doğrusu; daha mutlu yaşamak için, iyi kötü, sadece yazı yazarak tüketmek istediğim bir süreçin ön hazırlıklarını yapıyorum , kendimce..galiba.
Gene de şöyle ciddi sayılabilecek bir girizgahla başlayalım bakalım.
Şimdi...
Aşağıdaki şemada, beni var eden kişilerden ilk 6’ sı görülmektedir
-
-
-
-

Oysa bana soracak olursanız - biraz ukalaca olacak ama - hayatın içinde bulunmak ’geyik’ değil, kutsal ve de ciddi bir eylemdir. Bir o kadar da tehlikelidir hayatın içinde bulunmak.. yer almak.
Ciddi bir eylem olması belki de tehlikeli olmasından kaynaklanmaktadır. Tehlikelidir. Ama gene de alışkanlık yaratır hayat. Çünkü lezzetlidir. Lezzetlidir ama bir o kadar da tortu bırakır. Tortusuna rağmen hiç bir zaman kesmez sizi yediğiniz kadarı. Verseler elinize kainatın tüm atomlarını, hiç düşünmeden hepsini tüketebilirsiniz tüm zamanlarda var olabilmek uğruna..
Bu nedenle de kutsaldır hayat oyunculuğu. Bu nedenle de kutsaldır oynanan oyun. Ama kutsal olduğu kadar, vurdumduymazdır da.. Sizin içinde olup olmadığınıza zerre kadar aldırış etmeden sürüp gider. Bu nedenle de gizemlidir hayat.. ve de yaşamak. Ve de ne olursa olsun, şahanedir bence.
O halde yukarıdaki ‘geyik’ sözcüğünün; ‘Deer Hunter’ filminin finalindeki geyik gibi algılanması daha doğru olur. Kararsız avcının namlusuna bakan şaşkın geyik... Hayatın karşısında öyle hissediyorum kendimi. Galiba kendini ve ormanını seven ve de yaşamak isteyen bir geyik bu..
ya da beyaz bir kedi..
or just a whistle... that’s all.
...ve de bütün bu sayfadakiler, aslında onun iç geçirmeleri...
ezgileri...
Zaman denilen milyarlarca ciltlik külliyatın içersinde bırakın bir cümle, bir harf kadar bile sürdüremiyoruz varlığımızı. Gene de içinde parıldadığımız o ‘an’ parçacığını çağlara bölebiliriz kendi içersinde. Çocukluğumuz, gençliğimiz, orta yaşlılığımız, yaşlılığımız, ikinci çocukluğumuz gibi mesela.. Upuzun ve birbirinden her bakımdan tamamen farklı süreçleri kapsar ömrümüz. Birini yaşarken, adeta tanıyamayız ötekini. Hatta hayal bile edemeyiz. Ne davranışları, ne şekli şemali, ne düşünce biçimi, ne hayatı algılayışı, ne ruh hali... Başka başka insanlar sanki.. Ve diyorum ki... insan ömrü 400 yıl olsaydı sözgelimi.. Biz orta yaş grubu kişiler, şu an hangi çağımızı idrak ediyor olacaktık? Öyle ya, ‘yaşlı’ diyemezsin, önünde daha 350 yıl var. ‘Genç’ de diyemezsin, bi sürü köprü aşmış 50 yıllık kısacık ömründe:)...
Ve de ortalama 400 yıllık bir ömür içersinde, üniversiteye giriş için üst yaş sınırı kaç olurdu acaba?..
Ya da askerlikten düşmek için...
Sağlık sigortanız kaçından sonra çifte katlardı primlerinizi?..
Kaçında ümidi keserdiniz gelecekten?..
Kaçında daha sıkı bir biçimde sarılmak isterdiniz içinizdeki tanrıya?.. Tanrınıza?
Kaçında yaş haddinden emekli edildiğinizi bildiren sarı bir zarf alırdınız, yıllarca emek verdiğiniz kurumlardan?
Ve de kaç yaşına geldiğinde ölüme terk ederdik acaba tiyatro sanatçılarımızı? 300 mü? Yoksa 310 mu? Belki 350’ ye çıkartırdı ölüme terk edilme yaşını, daha sonra görevi devralacak olan hükümet. (Bu da kapak olsun ;))
Bence insan ömrü daha uzun olsaydı eğer, insanlık çok daha yavaş ilerlerdi. Daha kısa olsaydı, ilerlemeye zaman kalmazdı. Demek ki yaş konusunda bile doğal bir denge var..
Her şey ne kadar görece geliyor insana, böyle bakıldığı zaman.. (Ya da ben, işi gücü bıraktım filozofluğa soyundum, vakit geçirmek için:) Bilgelik nedir, olgunluk nedir, deneyim nedir, karışıyor iş.
Ya zaman?.. Hayat daha mı ağır akardı acaba o zaman?.. Elleri baltalı ve postlu dedeler geçit vermez miydi bi türlü, eli meşaleli torunlarına, ‘Tapu henüz bizim elimizde.’ diyerek?
Şu an kimde peki tapu?? Tapuları tabularla garantilediklerini düşünenlerde mi acaba??? (İşin bu kısmını kurcalama.:))
Neyse.. zaten bundan sonra hatırlayıp yazacaklarım, tüm zamanların dışında kalıyor.
Dün yaşanmış gibi değil de sanki bi düş yaşanmış gibi...
Az önce mönitöre bakmaktan gözlerim yoruldu. Bilgisayar başından kalkarak salona gittim. Kafa dağıtmak için.. bi kaç dakika... Yemek masasına takıldı gözüm. 2002 Mart ayından beri yemek yenmiyor o masada. Bir köşede duruyor öylesine... Üzerine ıvır zıvır atıyorum. Dışarıdan geldiğimde elimdekileri falan bırakıyorum daha sonra yerleştirmek için... Masanın üzeri benim kimliğim gibi geldi bir an. Nereye geldiğini bilmeyen biri, eğer beni az çok tanıyorsa, kesin anlardı ev sahibinin kim olduğunu. Bir tiyatro broşürü duruyor masada. Bu yıl oynadığımız oyunun yeni bröşürü. Kaktüs Çiçeği. Onun yanında ise ‘Ful Yaprakları’ nın afişi duruyor. Afişlerin üzerinde ise bir klarnet. Kırnata :) Dizide kullanmam gerektiğini öğrenince aldım geçtiğimiz yaz, Turgutreis’ deki hediyelikçiden, bi ufak kazık yiyerek. Niyetim o canım aleti odun taşır gibi tutmamak, en azından çekim sırasında doğru parmakları doğru deliklere oturtmaktı. Hemen bizim Utku’ yu buldum sahilde. Sağ olsun gösterdi nasıl üfleneceğini, tutulacağını... Şimdi Hüsnü kardeşimizin cd’sine eşlik ediyorum kendimce, sazlık sıtması görmemiş seslerle:) Bir de kardeşim Kumru’ ya vereceğim senaryolar duruyor yemek yenmeyen yemek masasında, klarnetin hemen yanında. Okusun da severse işlesin konuyu diye..
Çok güzel senaryoları var Kumru’ nun. Bir sürü dizi yazdı kanallara. Masanın yaslandığı duvarda ise, anneannemizin gençlik resmi asılı. İşte ben buyum dedim kendikendime, masanın üzerine bakarak..
İmdiiiiiiiiiiii..
Geyiğe saçmasapan bir oyuncukla devam edelim.. :)
Yılın ümit veren ‘Tevazu Maskeli Megaloman’ ödüllü aktörü.
c.c. - (Pejmurde bir kılık ve çelişkilerle dolu, kararsız, aksi bir ifadeyle sahneye girer. Elinde aile albümleri vardır. Peşisıra, kocaman, içi eski püskü eşya ve dergilerle tıka basa doldurulmuş, tozlu bir sandık sürüklemektedir. Aynaya yaklaşır. Konservatuvar bitirme sınavlarına hazırlanan bir bilir kişi - ya da jübilesini yapmakta olan bir aktör - edasıyla boğazını temizler. Aynadaki göz bebekleriyle iletişim kurmak amacıyla, hareketsiz durur bir süre. Beceremez. Aynanın önündeki lambayı yakar. Bu sefer, konservatuvar bitirme sınavına hazırlanmış bir bilirkişiyi izleyen jüri üyesi edasıyla, bir daha bakar gözbebeklerine.
‘Yakaladım!’ dercesine, ifadesini onayladığını belli eden, gevrek olma heveslisi bir kahkaha atar. O an suratında beliren ifade de hoşuna gider ve onu da muhafaza etmeğe karar verir. Bu sefer, rol yaptığını düşündüğünden, beceremez. İfade uçar gider. Tekrar dener. Oluşan yeni ifadeyi, kimilerinin beğeneceğini düşünse de, içine sindiremez garibim. Yeniden kararsız, aksi haline bürünür. Gene de, az önceki müthiş ifade kafasına takılmıştır. Tekrar dener. Gene olmaz.
Bu yeteneksizliğini günün yorgunluğuna ve ortamın sosyo- politik ve kültürel travmasına yorar. Baba yadigarı grimasklarla idare etmeğe karar verir. Taş plak devrinde dönenip duran bir long play cızırtısıyla haykırır kainata; ‘Hayıııır!’ diyerekten.. Nedense? Belki de kıçını yırtmakla, seyircinin ilgisini çekebileceğini düşündüğü içindir. Hani olursa, ilerde seyirci diye...
Bir an kendi sesinin aksini dinler. Beğenir.
Bu sefer grimaskının ve aksi sedasının içini yeterince dolduramadığını fark eder. Uzatmamak ve kendini rahatlatmak için; ‘Babam yanlış öğretmiştir.’ diye geçirir içinden. Bu düşüncenin, kendisini daha da bi olgunlaştırdığını ve bilgeleştirdiğini fark eder ve mesleki eksiklerinin ve yanlış bilgilendirilmesinin sorumluluğunu, bir önceki jenerasyonun eksik ve ‘çağ dışı’ öğretilerine yüklemeye karar vererek, aşağıdaki sözleri; fontlarına, başlık olup olmadıklarına bakmaksızın, sayfa sonuna kadar oynamaya başlar.
Gerisi bu sayfayı okumakta olan yönetmenin hayal gücüne kalmıştır :)
Bu sayfayı en güzel biçimde yorumlayacak, ve de bendenizi böyle saçmalıklara zaman ayırdığı için adamakıllı haşlayacak olan yönetmen ise artık hayatta değil ne yazık ki :( (Sevgi ve özlemlerimle babacığım.)
* * A) Ben kendimi ne mi sanıyorum?!(İstihfafla güler.)
Hani telepatik ortama yetişemedik, bari dijital ortamdan istifade edelim. (Gene güler.. hem ne gülme.)
Aslında benim yaşımdakilere, özgeçmiş yazdırmamak lazım. Çünkü, genç değilsiniz artık. Orta yaşın neresinde olduğunuzu ise, kestiremiyorsunuz henüz.. İhtiyarlığı ise, daha tanımıyorsunuz bile.. Arada bi yaratıksınız işte. Maymun mu, insan mı olduğuna karar verememiş bir humanoid gibi.. Vallahi tuhaf bi durum.. Saçalama ihtimali yüksek... Üstüne üstlük, iki ucu kirli değnek. Hani ciddi mi yaklaşsam acaba?.. Hani bordrolu sanatçıyız ya, bi de... Ne bileyim, formal mı takılmalı, başka türlü mü? Başka türlüsünü, yaşım kaldırır mı?.. Peki yaşım, omuzumdaki formaliter baskıyı, her daim, kaldırır mı?? Neye sığınmalı ki? Gençliğe desen?.. Olmaaaaz.. Gitti o.Tam neresindeyim peki, yağmurun?.. Ne diyorduk?.. Falan filan.. Şimdiden sıkmaya başladım işte.
Neyse..
‘Small Bang’ 
1955..

28. Haziran’ da, Ankara’da, Sıhhiye’ de, Sıhhiye pazarın karşısındaki üç katlı gri apartmanın giriş katında doğmuşum. Doğumum çin takvimine göre ‘Geyik Yılı’ nın ortalarına tekabül eder. Sesimi ilk kez doktorum, yani Yardım Sevenler Derneği eski başkanı merhum *Dr.Mediha Eldem’ e duyurmuşum.
O yıl radyolarda ‘Unchained Melody’ nin ilk versiyonu çalıyormuş.(Lex Baxter) http://www.youtube.com/watch?v=9FB6mkksTLw
Çirkin bir bebekmişim. Göz aydınına gelenler kutlamak yerine; ‘Üzülmeyin düzelir’ derlermiş hep. Bana öyle anlattılar. Bense hala aynada kendimi o halimle görürüm. O dönemden kalan resimlerim eski eşimde kaldı. Günün birinde üşenmeyip alırsam koyarım buraya. İsmimi annem koymuş. Ama çocukken; ‘Bak bu ismi sana ablacığın koydu’ derlerdi, belki merhamete gelir de kızcağıza karşı daha uysal davranırım diye. :)
Kırk günlükken, çişimi zor yaptığım için sünnet olmuşum. Evlenmek içinse kırk kusur yıl geçmesini bekledim. Sünnet düğünümü hayattaki kırkıncı günümde şuursuzca, kendi düğünümü ise hayattaki kırk üçüncü yılımda; ara dönemin “kendini olgun sanma şuursuzluğu” içersinde yaşayabildim.
(‘VAY BE!’ DERCESİNE AYNADAKİ AKSİNE BAKAR. ACI ACI GÜLER.)
Bir yaşıma kadar çok usluymuşum. Sonunda dayanamamış anneannem; ‘Bu çocuk niye bu kadar sessiz?’ diye sormuş. Sen misin soran??!!
Dört yaşındayken; kanepede öğle şekerlemesi yapan babacığımın kafasına, sırf oyun olsun diye, düdüklü tencere indirince; müştekinin sinirinin geçmesi amacıyla geçici bir süreliğine anneannemin evine kaçırıldım.( ya da ’mışım’)
Ortalık durulup da geri döndüğümde - daha doğrusu anneannemde pirize tel sokarak sigortaları attırdığım için iade edildim - annem, bana karşı nasıl davranacağını kestiremediğinden bir çocuk psikologuna danışmış. İlgi çekmek istediğimi söylemiş danışman hanım. Haylazlıklarımla pek ilgilenmemelerini öğütlemiş. Annem de ilgilenmemiş bi süre, ta ki ben inci kolyesinin toplarını burnuma sokup, beyin nahiyeme doğru ittirene kadar.
‘Anne bular çıkmıyor!’ diye koşmuşum yanına, beynin zarımın sınırında inci taneleriyle. Mecburen ilgilenmiş kadıncağız. Doğru Hacettepe acile..
Bunun gibi çeşitli olaylar hatırlıyorum, bir tarafın sakinleşmesini beklemek amacıyla geçici süreler karşı tarafa sürgün edildiğim...
Ama duygulu çocuktum neme lazım. Azgınlık krizlerimin doruk noktasındayken annem genellikle şarkı repertuvarına başvururdu.
‘Benim annem güzel annem, beni al kollarına...’ diye bir okul şarkısı. Bu şarkıyı duyar duymaz durulurdum. Anneme günün birinde kötü bir şey olabileceği ihtimalini düşünerek başlardım ağlamaya. O da bunu çok iyi bildiğinden, böyle durumlarda alelacale şarkısını devreye sokardı. Diyelim o bulaşık yıkarken, ben beşinci katın balkon demirinden aşağıya inmeye çalışıyorum. Hemen elindekileri fırlatır, telaşla yanıma koşarken şarkısını da haykırırdı.
‘DUR! BEEENİM AAANNEEEEM!!!’ :)
Anneannem ise başka bir yöntem bulmuştu. Günün hangi saati olursa olsun, ben krize girdim mi hemen namaza dururdu. Ben de yanına tabi.. Kriz dediğim de, mesela, naane’ min manevi kızı Zekiye’ yi saçından tutup yerlerde sürükleme neviinden masumca girişimler işte. Tanrıya çok saygı duyuyordum. Tanımasam da, kavrayamasam da, onun saygı duyulması gereken en büyük güç olduğunu düşünüyordum. Anneannem de bunu iyi bildiğinden, namaz yöntemine baş vuruyordu, henüz ezan sesi duyulmadan..
Bütün bunları ‘afacan çocuk’ tiplemesi oluştururak sempati toplamak, ya da okuyanları gülümsetmeye çalışmak amacıyla yazmıyorum. Sadece böyleydim işte.. Ve bunları bir çizgi roman kareleri gibi canlandırmıyorum hayal ederken.. Daha çok, bi belgeseli andırıyor, geçmişe yönelik hayallerim. ‘Evde Tek Başına’ nın Kevin’ in değil, anlayacağınız. Yapay kahkaha efektleri ile beslemiyorum onları. Titresimlerini ve birbirine karışmış seslerin uğultusunu duyar gibi oluyorum, hayal ederken. Yazarken biraz espri katmamın nedeni, daha sonra aile içi sohbetlerde bunların bu biçimde anlatılmasıdır.
1961.. 6 yaşındayken; annem,babam ve ablamla birlikte yaşadığımız; balkonundan Gençlik Parkı’ nın gökyüzünü sulayan fıskiyesine baktıp hayallere daldığım evden çıkarak, anaanemlere uğratıldım. (Doğduğum eve.) Altı yaşından yirmi dört yaşına kadar da gençlik parkı fıskiyesi yerine; Naane’m, Nono’m, ‘Gogo’m, Cicaannem, Meloş teyzem ve de anneannemin manevi kızı Zekiye ile birlikte pazar cümbüşü seyrettim.
Anneannem beni bakıp büyütme, ben de onun yuvasının ‘reisi’ olma görevlerini üstlendik.
O gün, ‘Prens İgor’ çalıyordu bıraktığım evin radyosunda. Adını sonradan öğrendim.
Bi de.. mandalin kokuyordu Sıhhiye sokakları.. Öğle sonrasıydı.
Pazar artıkları kokuşmamıştı henüz..
Kolay değildi evin reisi olmak. Gecenin bi vakti arka odalardan ufacık bir tıkırtı gelse şöyle denirdi usulca; ‘Civaaan! Şşşt! Git bi bak.’
Koltuklarım kabara kabara gider arka odaları dolaşırdım, ‘hırsız mı girdi acaba?’diye. Başta anneannemin ve ablamın, ardından tüm dul ve yalnız aile dostlarımızın, ahbaplarımızın sorumluluğu; ‘fasülyeden nimet’ misali, omuzlarıma yüklenmişti. :)
Yani ben ciddi ciddi böyle düşünüyordum, özellikle içerki odalardan tıkırtı geldiğinde. :))
ilk vesikalık 1960
Karşı komşumuz, Klasik Türk Müziği üstatlarından rahmetli *Ruşen Ferit Kam’ dı. Aynı zamanda Konservatuvar’ da edebiyat öğretmenliği yapardı Ruşen bey amca. Karısı Yaşar hanım ve kızı avukat Necla Kam ile yıllarca ahbaplık ve komşuluk ettik. Onun yakın dosları ise, babamın da ahpabı olan Refik Ahmet Sevengil ve tanburi Cemil Bey’ in oğlu olan Mesut Ekrem Cemil bey’ di. (1902-1963) Anılarını anlatırdı Ruşen bey amca. Kulak kabartırdım.. Lise dönem ödevlerimin en kıyak tarafı Ruşen bey amca ile söyleşi hazırlama faslıydı. O anlatır ben yazardım. Hem ödevime böyle bir kişiyi konu ettiğim için forsum artardı, hem de, çok güzel anlatırdı.
80’ lerin başında, ben İstanbul’ a yerleştiğim günlerde vefat etti Ruşen bey amca. Çoktan nakletmişlerdi zaten onlar da, İstanbul’a. Cenazesi çok kalabalıktı. Yetiştirdiği çoğu sanatçı unutmamıştı hocalarını uğurlamayı. Hemen hemen bir yıl sonra da kızı Necla abla vefat etti.
‘Komik’ ve ‘Muzip’ bir adamdı. Giyimi, konuşma tarzı, efendiliği, otoriter ama sevecen duruşu ile tam bir İstanbul beyefendisiydi. Sigarayı ikiye bölerek takardı ağızlığına, az içmek için. Ama ilk yarı sönmeden öbürünü yakar, böylelikle gene tam sigara içmiş olurdu. Böyle yaptığı için kendine güler, gene de tekrar ederdi her seferinde..
*Refik Ahmet bey, o bizim terk ettiğimiz gençlik parkına bakan evin karşısında otururdu, kızı Fatoş abla ve torunu Nesteren’ le. Ruşen Bey amca onlara gece gezmesine gittiğinde, dönüşte herhangi bir tehlikeye karşı öttürmek amacıyla, bekçi düdüğü götürürdü yanında. Öttüre öttüre de dönerdi Ataç sokaktan, Sıhhiye’ deki apartmanımıza. (Şimdilerde olsa sirenle dönerdi zaar:)) Henüz anarşi dönemi de başlamamıştı o günlerde.)
Bu sözünü ettiğim kişiler, kültür tarihimizin önemli şahsiyetleri.. Onları yazmak, incelemek, elbet benim işim değil.. Ben, çocuk gözüyle, kendi dünyamdan aklımda kalanları yazıyorum.
Canım anneanneciğim.. En sevdiği torunu olarak otuz küsur yıl bıkıp usanmadan kahrımı çekti. Baktı bana. Büyüttü. Aile sıcaklığını, aile güvenini, aile huzurunu hissettirdi. Sürekli mutluluğumu düşündü. Takıntı halinde.. En mutlu dönemlerimde bile, ilerde mutlu olamama ihtimalimi kurarak mutsuz etti kendini. Ablamla ben, kendimizi bildik bileli, naane’ mizin bir ayağı çukurdaydı hep.. Ellisinde şöyle söylerdi;
‘Ayağınızı denk alın, benim bir ayağım çukurda artık.’
Ömür boyu hiç bitmedi o çukur özlemi. Geçen yıl vefat etti. 92 yaşındaydı öldüğü zaman. Ölmeden bir gün öncesine kadar, teyzemin kullanılmayan eşya deposunda duran porselen tabaklarını bana veremediğinden dolayı yakındı durdu. Hastalığını unutup, bu nedenle yedi bitirdi kendini. Oysa çoktan miyadını doldurmuştu o porselen takım... Anneannem gibi :( Tabakların çoğu çeşitli zamanlarda kırılıp gitmişti. Anlatamadık naane’ mize, iki kıçı kırık tabak yüzünden boşuna kendini harap ettiğini.. O alışkındı üzülmeye. Hatta için için, acıyla beslendiğini düşündüğüm günler bile olmuştur.
Dedim ya, çok sevdi beni anneannem.. Bütün torunlarını çok sevdi.
‘Hayata buğulu gözlüklerle bakma’ diye bir gen varsa eğer, kesin anaanemle ikimizin ortak genlerindendir. Küçükken bi keresinde el falı bakmıştım anneanneme, oyun diye.. Elli yaşında öleceğini söylemiştim, o günlerde o yaşı kendisine hiç mi hiç yakıştıramadığım için.. ‘ama evladım.’ demişti, ‘ben zaten 50 yaşındayım.’
Hiç tahmin etmemiştim bunu.. çok üzülmüştüm. Bütün gece, üç kulhuve bi elham okumuştum ardarda, sabaha kadar neredeyse, anaannem ölmesin diye.
‘Allah’ım. Ne olur; annem, babam, naanem, ablam, küçük kardeşim Kanat, Kartal abim, nonom, cicaannem, halam, amcam, Zekiye,.. ve bütün sevdiklerm.. uzuuun yıllar ölmez ve hepimiz huzur içersinde yaşarız. amin. Bu arada tahriklere uyarak günah işlediysem eğer, özür dilerim. amin’
(Kumru daha doğmadığı için duararımda yok henüz :))
Bu günlerde ben elli yaşımı sürüyorum. Ve sanırım ufaktan başlamalıyım; ‘Artık benim bir ayağım çukurda.’ diye mırıldanarak dolaşmaya,genetik bir gereklilik olarak :) Bu da gösteriyor ki, daha önümde en az kırk yılım var. :)
Ablamın hatıra defterine bile yazmış anaanemiz, tek ayağının artık çukurda olduğunu. 1963 yılında.. Son zamanlarda ti’ye alırdık artık, ‘Yahu, ne derin bir çukurmuş bu!’ diye.. (Kendini ve sevdikleryle dalga geçme geni de babadan geçmiş olmalı. :))
Her an hayata küs gibiydi ifadesi anneannemin.
Bir de Fikret teyzemiz vardı Bebek’ de, komşumuz.. Anaanem yaşlarında.. Geçen yıl vefat etti, o da.. Anneannem şöye söylemişti Fikret teyze, ikisi de seksenli yaşlarını sürdüğü günlerde;
‘Fikret hanımcığım, bizim artık bir ayağımız çukurda.’
Hayata başka pencereden bakan Fikret teyze hemen yapıştırmıştı cevabı;
‘Önemli mi Natıka hanım? Öteki hala dışarıda ya, siz ona bakın.’
Mutlu öldü Fikret teyze.. Anaanem ise mutsuz yaşadı.
Hayatı anlamlandırmak bizlerin elinde mi acaba? Yoksa bakmamız gereken pencere sabit mi?.. Belki de yapımız ya da yaradılışımız hangi pencereden bakmamızı gerektiriyorsa onu aralayabiliyoruz sadece..
Böyle mi acaba bu?
Anneannem öteki ayağının dışarıda olduğunu hiç bir zaman göremezdi. Çünkü yapısı gereği bütün dikkatini çukurdaki ayağına yöneltmişti.
Fikret teyze ise farklıydı. Bütün enerjisini, dışardaki ayağına yöneltmişti. Ama anneannemden daha aydın bir kadındı Fikret teyze.
Anneannem çocuk ve torun yetiştirmekle mükellefti hayatta. Kendini aydınlatmak için pek zamanı olmamıştı. İki kız evlat büyütmüş, bir kız evladı da büyütemeden toprağa vermişti. 30’ lu yaşların sonunda dul kalmış, 40’ lı yaşların ortasında ise bizim; ablamın ve benim sorumluluklarımızı üstlenmişti. Yıllar aktıkça haklarında türlü çeşit kaygı duyması gereken aile fertleri de giderek çoğalmıştı. Anca oyalama babından okurdu eski romanları anneannem.. sonraları fotoromanları.. daha sonra ise gazetelerin televizyon eklerini..
Fikret teyzeyi ise pek ilgilendirmezdi bunlar. O daha çok İlhan Selçuk, Uğur Mumcu, Attila İlhan severdi. Ayrım oradaydı işte. Hayata bakan pencereyi belirleyen bu farktı. Yapıları da elbet... (Kumru çok sevinecek Fikret teyzesini andığımız için.))
Demek istediğim; özellikle ben ve ablam, derken Kanat, sonra da Kumru ve diğer farklı kopyalarımız :)) bütün zamanını aldık anneannemizin. Çünkü öyle gerekiyordu. Çünkü hayat rolleri bu şekilde belirlemişti.
Dedemi görmedim. Necmettin Zahir Sencer. Ama çocukluğumdan beri, onun torunu olduğum için gurur duymam gerektiğini düşündüm. Ankara 4.Ağır Ceza Dairesi reisiymiş. Henüz genç bir hakimken, Atatürk’ e suikast düzenleyenleri yargılayan mahkemelerde görev almış. Geceler boyu uyuyamadığını anlatmış anneanneme, zamanında, o mahkemeler sürerken. İnsan hayatı hakkında hüküm vermenin ne müthiş bir vicdan muhasebesine yol açabileceğini düşünmüştüm, anaanem bana bunları aktardığında. Hiç bir zaman makam arabası kullanmamış dedem. Yürüyerek gitmiş işine, orta direk mahallesinden. Ama o da, benim babam gibi, çocuklarını hep iyi okullarda okutmuş. Sabahları gün aydınlanmadan gidermiş adliyeye, o günkü duruşmalara hazırlanmak için. Öldüğü güne kadar Sıhhiye’ de, kirada oturmuş. Sonra da biz oturduk aynı evde uzun yıllar.
Bir İstanbul gezisi sırasında, Karaköy vapur iskelesinde, vapurdan inerken geçirdiği kalp krizi sonucu ölmüş dedem. Başına toplanan meraklı kalabalığın arasındaki kötü niyetli bir kişi tarafından cüzdanı çalındığından, üzerinden kimlik çıkmamış ve uzun süre morgda kalmış, kim olduğu bilinmeden. Tesadüf turne nedeniyle İstanbul’ da bulunan babam teşhis etmiş, günlerdir kayıp diye aranan kayınpederini, morgda. Çocukken götürürdü anneannem, İstanbul’ a her geldiğimizde, Merkezefendi’ deki kabrine. Hukuk kitabı biçiminde bir mezar taşı vardı. İlk gördüğümde çok etkilenmiş, ‘Ben de, eğer becerebilirsem, ilerde kendi mezarıma tiyatro maskı yaptırtırım.’ diye geçirmiştim içimden. Torunlarımın bununla gurur duyabileceklerini hayal edip çok mutlu olmuştum dedemim mezarı başında.(Ve aynı gururu her Ankara’ ya gittiğimde babamın mezarı başında yaşadığım için şükrediyorum tanrıya.)
1961. İlkokula başladım. İlk gün şubem 1/C idi. Ertesi gün beni sınıftan alarak 1/B şubesine götürdüler. Meğer yanlışlık olmuş. Oysa ben çok alışmıştım bir günlük sınıfıma. Dünyam yıkıldı. Bütün gece ağladım evde. Okula gitmek istemedim. Babam, çaresiz, okul idaresiyle görüşerek beni yeniden 1/C şubesine aldırdı. Oldum olası, misafir olduğum dünyalara çok çabuk alışırım. Alıştığım dünyaları ise çok zor terk ederim.
1963. İlkokul 2.sınıftayım.. ‘Utanmadan yavrukurt olmak isteyenler arasında parmak kaldırdırdı’ gerekçesiyle, öğretmenimden , sınıfın ortasında, ilk dayağımı yedim. Aslında dövmedi de, siftah olsun diye elini bol bol yüzüme sürdü:))
Ben ne yüzle yavrukurt olurmuşum?.
Bunu hak edecek kadar uslu muymuşum?!.
Bir sürü azar.. ardından çimdik ve tokat.
Müdire hanım öğretmenimize seçimin ‘uslu’ çocuklar arasında yaplmasını söylemişti de... Akşam olayı evdekilere söyleyemedim tabi. Ama şu kanıya vardım; Demek ki benim naciz sahsiyetim ‘yavrukurt’ standartlarının dışında kalıyordu. O halde başka bir şey olmalıydım. ‘Yavrubela’ mesela.
Aynı yıl.. J.F.Kennedy öldürüldüğü gün, sınıfta ağlayan kızlara güldüğüm için vatan haini ilan edildim. Aksini kanıtlamak için vatan şiirleri yazmaya başladım. :)
-
-
-

-
- Okula başladığım gün belirsizdi her şey. hepimiz için.. Annem ağlıyor, ama çaktırmamaya çalışıyordu.. Mutluluğu ve de bir sürü duyguyu, birbirine karıştırarak yaşamamızı istiyordu .. hayat.. bizden..
- Çok farklı bir kadındır annem. Yüreklidir. Okul öncesi dönemimde, bir çok manevi kardeşim vardı *Çocuk Esirgeme Kurumun’nda. Annem, aynı zamanda annelik yapardı o kardeşlerime. Ve ben, yaşım ilerledikçe, daha bir hayranlık duyuyorum kendisine. Elalem, uzak sanırdı annemizi bizden, o süreçte. Ama anemmiz, hiç bir zaman kendi için yaşamadı. Keşke elim daha bi kalem tutsa da , yazabilsem annemizi, her yönüyle. Doğum günlerimde arayıp sorar hemen, ’Memnun musun?.. İyi etmişim de doğurmuşum, değil mi?’ diye. Nono’mdan sonra, ailenin en zeki ve komik kadınıdır. Nono öldükten sonra, - Kumru doğana kadar:)- ilk ve son espriyi her daim anamız yapardı.:)
-
-
- 1964.. 11.Mart. Kardeşim Kanat doğdu. Dünyalar benim oldu. (Hala da öyle. İyi ki varsın bilo :))
- (Kumru kıskanma daha doğmadın sen! ) Bu gün gibi hatırlıyorum, doğduğu günü. Ankara Mevki hastanesinde.. Kundaktaydı. Annem hemen kollarıma vermişti. O yaşta akıl edememiştim ama şimdi düşündüğümde teşekkür etmem gerektiğini anlıyorum annemize, bütün kardeşlerim adına.. Yeni doğmuş çocuğu dokuz yaşındaki ağabeyinin kucağına vermek.. Bu tarz düşünceli davranışları sayesinde, hiç bir zaman kardeş kıskançlığı diye bir duygu yaşanmadı bizim ailede.
- Kardeşimi emzirdiğinde, ilk önce bana tattırmıştı sütünü, ‘Güzelse kardeşine de içirelim.’ diyerek. Biz dört kardeş, Ceylan, Ben, Kanat, Kumru; olsa olsa gurur duyduk birbirimizin olumlu davranışları ve mutluluklarıyla. Şartlar nedeniyle uzak kaldığımız günlerde bile, hiç hissettirmedi annemiz ablamla bana, kardeşlerimizden uzakta olduğumuzu... Hemen her hafta sonu geldi yanımıza. Bütün tatillerimizi birlikte geçirdik. Kanat, kah Ankara kah İstanbul’ da büyüdü. İlk kez anneannemin evinde emekledi. İlk hecelediği kelimeler; anne, baba, elektrik, psikoloji ve Atatürk’ tü. Deli mi ne :)) (Kumru da dört yaşındayken hikaye
- yazıyordu.:) kağıda hem de.. Gözüm çıksın ki:)) Ha, bir de bestesi vardır Kumru’ nun, ismi, ‘Ağabeyim İstanbul’a Geldiğinde Neler Hissettim.’
- Üç yaşında besteledi. Erol Evgin’ le Sezen Aksu tarzı karışımı bi çalışma :) Hala söyleriz arada:) Sonra ben 79 şubat tatilinde, İstanbul’ da sarılık olup, o da koruyucu iğne olmak zorunda kalınca , çok kızmıştı bana. Geri çekmişti bestesini:)
- 1964. Radyo Çocuk Klübü’ nden, ‘Utanmadan, canlı yayın stüdyosunda ve de yayın esnasında arkadaşıyla güreş tutarak gong devirdi!’ iddiasıyla, ‘Çocuk Saati’ ni idare eden babam Mahir bey tarafından kovuldum. :( (Bunun canlı tanığı da sevgili Ayten Uncuoğlu’dur:)) Kulağımdan tutarak çıkardı beni binadan, programın yöneticisi Mahir bey... Radyoevi kapısında nöbet tutan erlere rezil oldum. Akşam evde ‘nöbet tutan Türk askerinin hoşgörüsü’ nü anlatan bir şiir yazdım :)
- 1965.. Annem, Kartal abim ve kardeşim Kanat, iş nedeniyle İstanbul’ a nakletmek zorunda kaldılar.
- İhsan ağabey karşılardı bizi Haydarpaşa’ dan
- Anneannemin zulasında tren kokmuş kurabiyeler
- Eskişehir’ de düşürmüşüz büyük enişteyi, peronda
- Şarap almaya çalışırken gar büfesinden.
- Sonra kurulurduk Mercedes’e,
- Nono’ lar arkada, önde ben
- Geride Ankara rüzgarı, ufkum suyun öte yanı
- Boklu dereye inat, yerdik her şubatı
- İstanbul yarım aylarında
- Fonda sımsıcak karındaş cıvıltıları.
- 1966. Kankam Fatih’ le birlikte, yavrukurt olmama izin vermeyen öğretmen tarafından, üç gün yorgan döşek yatacak biçimde dövüldük. Sebep: Yok intihar etmeğe karar vermişiz de, yok bütün sınıf toplu halde diploma resmi çekimine gittiğimiz sırada sustalı bıçaklarımızla bileklerimize çizik atmışız da, yok kızlara kanımızı göstererek korkmalarına sebebiyet vermişiz de... İftira üstüne iftira :))) Öğretmen bununla da kalmayıp özelime girdi ve 4. sınıftaki kız arkadaşıma yazdığım veda mektubunu babama verdi. Şöyle yazmıştım sevgilime mektubumda;
- ‘Pis fahişe. Biz diploma resmi çektirip intihar ediyoruz. Yaşadığın sürece benim adımı ağzına alma. Çektireceğimiz resmi de.. İmza; C.’
- Zaten onun yüzünden karar vermiştim kendimi öldürmeye. Baş sebep oydu. Kapı komşusunun oğluyla kırıştırıyordu ve de çocuk benim sınıf arkadaşımdı. Üstelik kuvvetliydi benden. Babamla bu mektup konusunu hiç konuşmadık. O yüz göz, ben mahçup olmak istemedim. Hayatımız boyunca da sürdü bu durum. Hep sevgi dolu ama mesafeli olduk.
- 1966. Haziran.. Kore gazisi travmasını andırır bir hasarla ilk okulu bitirdim. İlk okul hocamla yollarımız ayrıldı. Dizginlerden birinin ve de en önemlisinin kopması iyi olmadı. Yeni sulara yelken açtım.
- 1966.. Eylül.. Elimde bavulum ve Tom Miks’ lerim.. Meğer, Ankara Koleji Orta bölümüne yatılı olarak verilmişim.
- 1967. Haziran. Sınıfta kaldığım için de yatılılıktan çıkartılarak yeniden gündüzlü öğrenci oldum. Bavulum, Playboy 67 yeni yıl ilavesi orta sayfam, sustalım ve teyzemin getirdiği cevizli sucuk torbamla birlikte naane’me geri döndüm. Bütün yaz bütünleme sınavlarına çalıştım.
- 1967. Eylül. Aşırı yaramazlık yaptığım iddiası ve de dayanacak gücü kalmadığı bahanesiyle :) anaannem tarafından babamın evine postalandım. Bir ders yılı boyunca babam, babamın tiyatro teksleri, resimleri, Beatles, Küçük Prens, Basri, Fatoş ve de kapakları hiç bir zaman açılmayacak olan orta 2 ders kitaplarıyla birlikte yaşadık. O yılın en büyük kazancı babamın masasında duran Edward Albee çevirileri oldu. Pek anlamasam da okudum hepsini. Hoşuma gitti nedense..
- Radyoda ‘I dig Rock’n roll music’ çalıyordu o yıl..
- http://www.youtube.com/watch?v=cBdlHRD-KP0
- daha sonraları, ‘Love İs Blue’ ve ‘Nighs İn White Satin’.’
- http://www.youtube.com/watch?v=s5tPUljBnXM
- http://www.youtube.com/watch?v=9muzyOd4Lh8
- 1968. Şubat.. 13 yaşında, sol omuzumda habis bir ur oluştuğu şüphesiyle, yarı yıl tatilinde, İstanbul’ da hastaneye yattım. Doktorum aileme, tahlil sonucuna göre kolumun kesilmesi gerekebileceğini söylemiş. Annem, ablam, anneannem, teyzem, eniştem, Kartal abim... Hepsi durumun vahametini bana belli etmemek amacıyla olağan davranmaya ve neşeli görünmeye çalışıyorlardı. Ameliyat odasına girip de ilk kez narkoz aldığımda, bir daha uyanamayacağımı düşünerek son kez ameliyathaneye bakmıştım. Son gördüğüm resim; elimi tutan Kartal abimin ameliyat maskesi takılı yüzü ve kıpkırmızı gözleriydi.
- ‘Korkma yavrum. Ben burdayım.’
- Ameliyatım başarılı geçti. Portakal büyüklüğündeki ur alındı ve habis çıkmadı. Oysa ben tam bir sene boyunca o uru adale zannederek kuvvet konusunda hava atmıştım akranlarıma ve de ablama :)). Ameliyat sonrası yeniden uyandığımda ise başucumda annem, Ceyko, tizov ve elinde bana getirdiği match-box araba ile Kanat’ cığımı görmüştüm.
- Avuç içi kadar, gri, kapıları açılan bir jaguar getirmişti abisine, ameliyat hediyesi.
- 1968. Şubat sonu.. Ankara’ ya dönüldü. Ablam Ceyko, anneannem ve kolu omuzuna kadar alçılar içersinde ben. Sözlüye kalktığımda tahtayı başkası siliyor. Ben solak olduğum için yazamıyorum da aynı zamanda. Ben söylüyorum hoca yazıyor. Enayi miyim, sonuna kadar kullandım bu durumu. Yazılılarda bile.. Evde ise, canım istediğinde çayımı ablama içirtiyorum. Eziyet payarla değil ya, öyle diil mi Ceyko’m?:) Etimi anaanem kesiyor. Pilavımı ağzıma besliyor. Gel keyfim gel.
- Ve mart ayı ortalarında, sıra arkadaşım Fatih’ le birlikte sigaraya başlayarak ‘merhaba’ diyoruz uzun saçlı ingiliz abilere, Kocabeyoğlu dergilerinden..
- (Fatih 2 yıl önce akciğer kanserinden öldü ne yazık ki. Benim de ciğerlerim pek sağlıklı sayılmaz. Yeğenlerim ve de okuyacak olanlara ibretle duyrulur. Bizler ilerki yıllarda meslek ağabeylerimizin sanatsal maharetlerini es geçerek onların kötü alışkanlıklarını benimseyip uyguladık. Ya da o maharete ulaşmanın yolunu bu sandık. Bu nedenle de çoğumuz çok geç öğrendik, sahnede elimizi, kolumuzu nereye koymamız gerktiğini. Ya da öğrenme gereği duymadık. Ona benzemesin bu sigara anısı:)).
- Ve kaçınılmaz sonuç;
-
-

- 1968. Haziran.. Babacığım beni Londra’ ya götürdü. (Sınıfta kaldığım için yabancı dilimi geliştirmem gerektiği gibi gereksiz bir düşünceyle, tiyatro tarafından kendisine verilen yurt dışı bilgi görgü ödeneğine maaşını ve amcamdan aldığı borcu da ilave ederek hem de.. )
- Orada sigara almakta zorlandığım için, babamın pipo tütünü paketlerini kıçından açarak, çaldığım tütünleri defter kağıdına sarıp, kaldığımız pansiyonun banyo penceresinden ‘Hippy’ lere bakarak içiyordum, mağrifetmiş gibi.. Babamın yanındaysa efendi efendi dolaşıyordum, ağzımda mentollü sakızla..
- Gittiğimiz ilk gün, babam lacivert bir takım elbise almıştı bana,Marks&Spencer’ den. Bir de beyaz gömlekle kalın çiçekli kravat. İki dirhem bir çekirdek dolaşıyordum Londra caddelerinde.
- British Museum’ da günler geçirdim sıkılmadan. Sezonun bütün oyunlarına götürdü babam beni. ‘Damdaki Kemancı’, ‘Windsor’un Şen Kadınları’, ‘The Importance Of Being Earnest.’...
- Müthiş bir dünyaydı.. Can ağabeyi (Gürzap) o yaz tanıdım. Sonra da hocam oldu konservatuvarda. Sonra da yönetmenim, müdürüm, ağabeyim falan oldu işte :) Ahmet (Levendoğlu) ağabey de öyle. Onu da orada tanıdım. Hatta ilk öğretmenliğini Londra’da yaptı bana.‘The Skin Of Our Teeth’ adlı oyunu açıkladı bıkıp usanmadan, perde aralarında. Konservatuvarda da sürdürdü sabrını. Okul tarihinin en haylaz sınıfına, ülke tarihinin en karışık döneminde, mesleğin püf noktalarını öğretti; gösterişsiz bir sevgi, müthiş bir hoşgörü, inanılmaz bir huzur ve o kendine has zarif sükuneti içersinde.
- ‘Üç kez pansiyondan kaçtım. Hyde Park’ da fellik fellik beni arıyan babamı, yarım gün, gizlice arkasından takip ettim. Birinci haftanın sonunda, babam beni Türkiye’ ye yollamaya karar verdi. Uslu duracağıma söz vererek caydırdım kararından. İki hafta boyunca dolaştık babamla. Sürekli yürüdük. Çok hoşuma gidiyordu onunla Hyde parkta yürümek, konuşmak, daha çok tiyatro ve aile geçmişimizle ilgili sorular sormak.. İngilizce anlatıyordu çoğunu, mahsus, oyun oynuyormuşcasına.. ‘Dr. Jivago.’, ‘The Man Of All Seasons.’ gibi filmleri açıklıyordu.
- Mdm.Tussuand müzesi rüyalarıma girdi gittiğimiz gece. İlerde balmumu heykeller yapmanın hayalleri kurmaya başladım. Hiç bir zaman gerçekleştiremedim bu hayalimi. Hatta daha da ileri gidip ülkemizde böyle bir müze açma hayalleri bile kurmuştum,çocuk kafamla. Bütün ünlü kişilerimiz, onur duyduğumuz büyüklerimiz olacaktı benim müzemde. Elin adamı nasıl da hayran bırakıyordu bizleri kendine. Bizim neyimiz eksikti?.. Mdm.Tussuand müzesinde Amiral Nelson’ un canlıymıcasına parlayan gözleri büyülemişti beni. Bizim ne kahramanlarımız vardı oysa. Ama değil tanıtmak, adam gibi tanımıyorduk bile.
- Ve üzülüyırdum buna. Bu nedenle merak sardım tarihimize. Ve ne yazık ki o zamanlar, çok yakın bir tarihte, tarihimizle ve kahramanlarımızla değil onurlanmak, onlardan söz etmekle güncel siyasetten söz etmenin bir tutulacağı günler yaşanacağını bilmiyordum henüz.
- Konservatuvara girmeseydim, babamın isteği üzerine tekrar sınava girerek Siyasal’a falan değil, Güzel Sanatlar’ ın sınavına girecektim. Çakışıyordu iki sınav. Yazı tura atmıştım, Konservatuvar gelmişti. İyi ki de öyle olmuş. Güzel Sanatlar’ ı kazanamasaydım, bir sene boş gezecektim. Sonraki yıllarda yaptığım küçük bebekler, hep o günlerin güzel hayallerini gerçekleştirememiş olmanın neticesidir. Ama ne yazık ki şair olma heveslisi bir orta okul öğrencisinin şiir denemeleri düzeyini geçemedi bu uğraşım. Gene de hayal gücü jimnastiği yaptırdılar bana, bebeklerim. Mendil desenleri hakkında bile kafa yordum, onları giydirirken. Saç gerekti, annemin kürkünün astar aralarından kırptım, çaktırmadan. Hayal jimnastiği diyorum, detay çok önemli bence oyunculukta. Bir mendil deseni, size çok farklı kapılar açtırır. Ya da açtığınız kapılar, sizi o mendile götürür. Ya da her ikisi.. İşin açıkçası, ayrıntıların önemine inanıyorum.
- Tiyatro tuhaf meslek.. Ayrıntı diye önemsemediğimiz bir şey, bir oyunun bütün inandırıcılığını silip götürebilir. Bir kaç yıl önce izlemiştim, bir oyun.. Birinci perdesi Meşrutiyet dönemini anlatıyordu. Sonra da Cumhuriyetin ilk yılları .. Uzun bir zaman dilimi anlayacağınız.. Ama oyunculardan biri Meşrutiyet yıllarında da, Cumhuriyette de, aynı çorabı giyiyordu.
- ‘Ne kadersiz ayakmış be’ diye geçirmiştim içimden. ‘Aynı çorapla, tam bir ömür tüketmiş.’
- Oyun bir anda bitivermişti benim gözümde. Hani ‘anlamazlar’ diyip geçeriz ama, şu seyirci denilen topluluk, farklı bir tür gibi sanki :) Siz peruklar takarsınız, kostümler kuşanırsınız, o bir yandan oyunu pür dikkat izler, öte yandan kolunuzdaki saatin kaç olduğunu görmek için çabalar. (En azından ben, oyun izlerken öyle yapıyorum. Demek ki seyirci denen türün en belirgin örneklerinden biriyim:)) Her oyun için böyledir bu. İsterseniz Brecht oynayın. Sahne gerçeğine uygun olmalıdır her şey..
- (Aman Brecht’ den laf açmayalım, uzmanlar kızabilir:))
Neyse.. ne diyorduk. 68 yazında, ‘Elenor Rigby’ i söylüyordu Ray Charles, Londra’ daki pansiyon odamızın radyosundan. Beatles’ in bestesi. Sürekli çalmasını diliyordum o şarkının..
- Bir de John Lennon’ un ‘All You Need İs Love’ ı söylemesini.. ’ Ha, bi de, ‘Yellow Submarine’
- O yıl çıkan ve aynı adı taşıyan animasyon filmde fesli kötü adam karakterine Türk kimliği yakıştırması nedeniyle küstüm John Lennon’ a, bi süre.. Babam götürmüştü filme. Kötü adamın ismini duyunca çok kötü olmuştum. Utanmıştım adeta o karanlıkta. Müze açma hayalim daha bir alevlenmişti.:)
- (Şu son dönemde, kendimizle gurur duymamız gerektiğini hatırlatan değerli yazarlarımız bizlere nesiller boyu ödememiz gereken bir vefa borcu yüklediler.)( Hani bu da ufacık bi mj olsun:))
- Ablamın mektuplarını bekliyordum dört gözle pansiyonumuzda, posta kutusunun bulunduğu koridorda. Kanat’ ın şekerliklerini anlatıyordu mektuplarında Ceyko. Bir de kocaman, renkli bir saat istemişti babamızdan. Modaydı o sene. Henüz dört yaşındaydı kardeşim Kanat. Her gece gözüm kapatıp ablamın yazdıklarını, kardeşim Kanat’ı, annemi, anneannemi düşünüyordum Londra’ da.
Bir takım elbise görmüştüm Oxford caddesinde dolaşırken, çocuk mağazasının vitrininde, tam erkek kardeşime göre. Ama bi türlü teklif edememiştim babama, kardeşime o yelekli, papyonlu takım elbiseyi almasını. Nasıl edebilirdim ki?..
- Oysa benim bütün gençliğim, kardeşimin babasının canım gömlekleri içersinde geçecekti. Çoğunu da ya yaktım, ya da onun giymesine vakit bırakmadan eskittim. Ah Kartal abim. Az çilemi çekmedi. Ve de eminim, babam alırdı o takım elbiseyi, Kanat’a.. Daha sonraki yıllar, yani ben ve Kanat büyüyünce, bira bile içtik birlikte.. Ben, Ceyko, Kanat, Kumru, babam... karpuz bile yedik, bizim yazlık evin terasında :)) diil mi kız Kumru?:)))) (Babam Kumru’ ya ilkin ‘siz’ diye hitab etmişti ve çok gülmüştük de...)
- Kardeşlerimi, en fazla, rahmetli babam kadar sevebilirim.. ben de, o kadarcık seviyorum işte :)
(Ve de hayatın paradoksları çok mutlu ediyor beni:) Gerçekten... Sonsuzluğu ve kainatın zenginliğini çağrıştırıyor bana, aynı görüntünün farklı açılardan farklı biçimde yansıması. Burda bunu açamam şimdi:) ‘Kıyamet Suları’ adlı oyunumda yazdım zaten, uzuun uzun.:)))
- Aman sakın bu lafım yüzünden sadece yaşadıklarımı yazıyorum falan sanılmasın.
- Amacım bu değil elbet, oyun yazarken.. Oyun yazmayı iş edinen her kişi yaşadıklarından ne kadar soyutlanabilirse, o kadar işte... Ama öte yandan, her yazan kişi yaşadıklarından ne kadar beslenirse ben de o kadar besleniyorum. Ve de kilom iyi, yaşıma göre:)

1968. Kemal Eroğlu’ nun özel gitar dersanesine yazıldım. Üç ders sonra kovuldum. Nedenini hatırlamıyorum. Demek ki nedensiz kovuldum :))
1968. Eylül ayında ‘Ben bununla başa çıkamayacağım.’ iddiasıyla babam tarafından tekrar ananeme postalandım. Öyle demedi elbette. Sadece iki taraf da orada, anneannemin evinde daha mutlu olduğumu anlamıştı. Buydu asıl dönüş nedenim.
1970. Onbeş yaşındaydım. Kolejdeki müzik öğretmenimi cinnet derecesinde çıldırtarak kendimi dövdürttüm ve dersten sonra perişan bir halde Çankaya karakoluna giderek bir de utanmadan kadıncağızı şikayet ettim.
Olay mahkemelik oldu. Aynı gün okulda veli toplantısı vardı. Babam turne nedeniyle İstanbul’ da bununduğundan, toplantıya babamın yerine anneanem gitmiş. Yani ben karakolun yolunu tuttuğum esnada, anneanneciğim saçlarını yaptırmış, rujunu sürüp sürmesini çekmiş, kahverengi tayyörünü de giyerek tutmuş okulun yolunu, veli görüşmesi için. Derslerimin ne alemde olduğunu bildiğinden, ‘müzikten de kötü olacak hali yok ya.’ düşüncesiyle müzik hocasından başlamış öğretmenleri dolaşmaya. :) Tabi daha bismillah, almış ağzının payını. Diğer öğretmenlerle görüşmenin daha dehşetengiz haberler duymasına yol açacağı korkusuyla, gerisingeri dönmüş eve, ağlaya ağlaya.
Böylelikle okul yöneticileri anaannemin ruhsal travma geçirmesine neden oldular. Daha sonra araya babam ve okul disiplin kurulu girdi. Ben, disiplin kurulu ve öğretmen hanım arasında uzunca bir süre devam eden iyi niyetli müzakereler sonucunda tarafıma tart, müzik öğretmenim hanım efendiye ise tayin uygun görüldü.
(Şimdi düşünüyorum da; ben o kadıncağızın yerinde olsam, o piç kurusunu parçalardım herhalde. Neyse ki o piç kurusu bu arbededen kafasında üç dikiş ve iki tırnak düşüğü ile kurtulmuştu. Anaanesi ise bir kaç doktor vizitasıyla. Müzik öğretmenim.. Gençti o zamanlar. Umarım hayattadır, ve de günün birinde elini öpüp özür dilemek nasip olur. Ve umarım bağışlamıştır çoktan.. Çünkü artık yaşamıyor o ele avuça sığmayan, hırçın çocuk. Yerini kendi anılarını bir dizi film izlermişcesine, Mona Lisa’ vari bir dudak bükümüyle izleyen orta yaşlı bir adama bıraktı ve usulca kayboluverdi, uzak, belirsiz bir zamanda..)
1970.. Mayıs ayında Kızılay’ daki Piknik restoranın barında, yaşım tutmadığı halde, o karambolde ilk kez votka - portakal içtim..
1970. Haziran. O yaz Kıyıkent’ e taşındık. Kanat, Ceylan, annem, Kartal abim ve anaannemle harika bir yaz tatili geçirdik. Bütün hayatımı etkileyecek olan arkadaşlarım, can dostlarımla tanıştım o yaz. Recep, Halil, Erkan ve Oktay. (Daha sonraki yazları da aynı güzellikte geçirme hevesiyle derslerime ağırlık verdim ve daha sonra liseyi uslu ve çalışkanlar arasına girerek bütünlemeye kalmadan, normal süresinde bitirdim.)
1971. Eylül. Ülkeyle kafa karışma yarışındayım. At başı gidiyoruz. Dersler çok iyi. Acaip bir değişim. Usluyuz da.. Bir aile dostumuzun tanıdığı - şimdilerde finans sektöründe - Kızılay’ da yürümüş elinde pankartla, ‘Bağımsız Türkiye’ diye. Tabi yanında başkaları da varmış. Bir komşunun yakınını da - şimdilerde başka bi sektörde - içeri aldılar; Maksist ve de üstüne üstlük Leninist diye. Tabi yanında başkaları da varmış. :)
O günlerden birinde, annemlerin yazlığındayken, bir sabah gazetede bir haber okuyorum.
Ankara’ da, Opera binasının önünde bir tiyatrocu babama yumruk atmış. Şaşkına dönüyorum. Öfke kaplıyor içimi.. Akabinde yazlığımıza geliyor yumruğu atan.. Kartal ağabeyimin arkadaşı. Kendini tanıştırıyor. Olayın babamla hiç ilgisi olmadığını anlatıyor bana. Gözleri öyle içten, öyle sevgi dolu ki.. Sanki kendi yemiş gibi yumruğu..
Zaten fiziksel yumrukların insanları pek de etkilemediğini, epey zaman önce öğrenmiş durumdayım...
Yumruğu atan kim mi?..
(Yıllar sonra rastlaşacağız onunla yeniden. Yıllar boyu çeşitli oyunlarda oynayacağız, birlikte unutulmaz turneler yapacağız...Ve de en kötü, en çekilmez, en sefil ve acıklı anlarımda, hep yanımda olacak sevgili Turgut ağabeyim. Sadece benimle değil, son yıllarında her İstanbul’ a geldiğinde babamla da en fazla o ilgilenmiştir. Ruhların elleri olsa da, öpebilsem şu an. Turgut ağabey ve Semra abla 70’ li yılların başında İstanbul’ da yaşıyorlardı. Ama niyetleri tekrar Ankara’ ya dönerek tiyatro kadrosuna girmekti.. Bu sebeple dilekçe vermişler ve genel müdürlükten şifahi olarak aldıkları olumlu yanıt üzerine evlerini Ankara’ ya nakletmişler. Fakat şifahi yanıt bir türlü işleme tabi tutulmamış. Aylarca neticeyi bekleyen Turgut ağabey, o ruh hali içersinde Opera binasının önüne gelmiş ve muhattap olmak istediği kişileri beklemeye koyulmuş. Babam da o sırada idari durumdan tamamiyle bihaber, diğer kurul üyeleriyle birlikte repertuvar toplantısından çıkmış. Turgut ağabey muhataplarından aldığı olumsuz yanıtlar üzerine sabrına daha fazla hakim olamamış ve yumruk hedefi şaşınca da araya giren babama toslamış. Tatsız bir durum. Ama öyle uzun zaman üzerinde durulacak bir durum olmadığı kesin. Kimse de durmadı zaten üstünde. Unutuldu gitti. Herkes önceden olduğu gibi gene dost oldu. Geriye sadece saydığım kişilerin özel ve güzel anıları kaldı. )
Öyle isterdim ki, dostlarımın ya da dost bellediklerimin kendi aralarında da dost olabilmesini.. Bunun imkansızlığını da biliyorum gerçi.. Sistem böyle kurulmuş.. Tezler, antitezler falan mı acaba?)) E, hayat böyleyse madem,ve de ben dostlarım arasında taraf olamıyorsam eğer.. neresindeyim hayatın? Tavşan boku mu, yoksa nabız şerbetçisi miyim?.Zor bi soru..
- Ama şu kesin ki; hayat denen şey, bana, taraf tutma hakkı gibi bir şans vermediğinden, bir insana karşı kin besleme gibi bir huyum da olmadı, hiç bir zaman.
- Ve de, bütün bu yaşadıklarımdan mıdır nedir, iki üç güne varmadan, çeşitli nedenlerle kol kola girecek olan arkadaşlarım arasında yaşanan soğukluk, dalaşma, aşağılama, çekememezlik, küslük gibi zırvalar.. dediğim gibi, zırvalar işte.. komik geliyor bana.. anlatabiliyor muyum bunu?. Daha bi açıkçası; günün birinde - çeşitli nedenlerle - aynı kaba boşaltma ihtimali olan kişilerin, birbirlerine kendi kaplarından kokuşmuş parçalar atması demek istiyorum..komik.. çok komik... Bu nedenle de kimseyle kap paylaşımına girmemeye özen gösteriyorum... galiba:) Gerçi burda durum biraz farklı ama...böyleyim işte, sonuçta.
23.Nisan. 1973. Kızkardeşim Kumru İstanbul’ da doğdu. Doğum haberini telefonla aldım. Dünyalar ikinci kez benim oldu. Ama aynı gün ikinci telefon Hacettepe hastanesinden geldi. Babam damar tıkanıklığı nedeniyle yoğun bakıma yatırılmıştı. Dünyam yıkıldı. Önce kankam Erkan’ la birlikte babamı ziyaret edip ağladık, ardından kardeş beklentisinin sevinciyle Gençlik Parkı’ na gidip bayılana kadar içtik.. Tanrı beni üzmüş ama aynı zamanda bir kardeşle ödüllendirmişti. (Prandello’ nun kulakları çınlasın:))
Kumru ilkokulu bitiriyor
- Kumru 1974
-

1973.. TED Ankara Koleji lise diplomamı aldım. ...
Çiçek Pasajı 1972
73.Eylül. Puanım oraya tuttuğundan, A.Ü.İ.T.İ.A’ ne kaydoldum. Kısacası iktisat.. Dördüncü dersin sonunda, ‘hayatımı burada öğretilenler gibi hesaplar yaparak değil, oyalanarak geçirmeliyim’ düşüncesiyle kaydımı sildirdim. Durumu babama söylediğimde hücceten gidiyordu adamcağız. Konservatuvara girmek istediğimi söyleyince daha da yıkıldı. Ne o, bari Siyasal’ a girseymişim. Ben de ablamı doldurmaya başladım, babamı ikna etmesi için. Ne söylemesi gerektiğini ben dikte ediyordum ablama:
‘E sen hep öğrencilerine demez misin tiyatro kutsal meslektir diye?’..
‘Peki, bu çocuğu niye mahrum ediyorsun, kutsallıktan, o zaman??!!’ (Çocuk da ben oluyorum:)
Bunun gibi demagojik ve de cevapta zorlayıcı telkin cümleleri kurmaya başladım kafamda. Tabi araya anneanem ile nonomun hazırladığı yılbaşı şovlarında ‘dümbelekçi’ ve de ‘yan komik’ olarak rol aldığımı sıkıştırmıyordum. Babamın; benim CV’ mi incelerken, bu tarz sanatsal faaliyetlerimi, ‘aile içi şaklabanlıklar’ olarak değerlendirerek, kaale bile almayacağını çok iyi biliyordum. :)
1974. 10.Mart. Nonom öldü. Sıhhiye pazarının karşısında, salonu boklu derenin kokusuyla havalanan bir zemin katta oturuyorlardı, son bir kaç yıldır..
Bizim evde öldü Nono. Anneannemin evinde.. Ondokuz yıl önce doğduğum odanın tam karşısında, penceresi pazar yerine bakan salonda. Bir senedir hastaydı zaten. Zor nefes alıyordu. Anneannem bakıyordu ona da. Ben salonda yüksek sesle tarih çalışırdım bazan, henüz lise sondayken.. Nono da beni dinlerdi yattığı yerden. Öyle can kulağı ile dinlerdi ki, sonra imtihan ederdi. Bazan aradan haftalar geçtiği halde o unutmazdı benden duyduğu önemli tarihleri. Derken lise bitti, ben iktisata yazıldım, o hala yatıyordu. Öldüğü gece eve sarhoş gelmiştim. Sabah ablam söyledi, nononun sabaha karşı öldüğünü. Kendini bilmiyordu son günlerde. Sürekli kan veriliyordu. O gece beni içkili görünce bakmış, gülümsemiş.. Hayal meyal hatırlıyorum.. Sabah ayılıp salona gittiğimde kanepede yatıyordu upuzun. Büyük enişte, yani kocası, bıyıkları buz tutmuş, üzerinde atlet, omuzunda trençkotla geldi, ben uyandığım sırada. İçkiliydi her zamanki gibi. Hüngür hüngür ağlıyordu. Alelacele abdest almıştı evinde, soğuk suyla. Ertesi günse kardeşim Kanat’ ın onuncu doğum günüydü. Nonoyu gömdük ve İstanbul’ a telefon ettik, Kanat’ ı kutlamak için.
Yaşadıkları zemin kata gittim, uzun bir süre, geceleri, alkol had safhadayken, nonom öldükten sonra.. belki sesini duyarım içerden diye, sokak kapısını dinledim kulağımı dayayıp...sonra da hep fırça yedim anneannemden, eve şarhoş ve de kan çanağı gözlerle geldiğim için.
Ben yazları Kıyıkent’ te fink atarken mektup yazardı Sıhhiye’ den, zemin kattaki rakı sofrasından, falanca tarihte falanca saatte aya bak, diye... O da bakacakmış. Böylece bakışlarımız önce ayda kesişecek, sonra kalplerimizde birleşecekmiş. Ve bakışırdık, mehtabı aramıza alarak nonomla ben, o söylediği tarihte.. Ben, Kumburgaz’da iskelede, o ise bozkırın boklu dere sahilinde...
Tuhaf adamdı nonomun kocası büyük enişte. Dedem zamanında iş bulmuş ona, askeriyede. Öylesine bi iş işte.. Hani evlerine para girsin amaç.. Bir yılbaşı gecesi askeri bandoyu eve getirip nonoma konser verdirtince, çıkarmışlar işten. Köpürmüş dedem tabi duyunca.
Biz yetmezmişiz gibi, bir de nono ve enişteye bakardı anneannem.
Çok tırsarmış dedemden , büyük enişte. Rahmetli dedem de aynen benim gibi hapşırır, yeri göğü inletirmiş. Gene bir gün böyle hapşırınca, büyük enişte boş bulunup korkusundan altına kaçırmış.
Ben lisedeyken - yani şu an yazdığım yıllar - Sosyal Sigortalarda çalışıyordu büyük enişte. Sekiz şişe şarap içiyormuş mesai saatleri boyunca. Sonra emekli ettiler de kurtuldular. :) Emekli olduktan sonra bir hafta kadar, mahalle bakkalının yanına girdi. Hani oyalanma baabından güya.. :) Kasada durdu, bakkal sahibi başka işler için dükkandan ayrıldığında. Dedim ya, sadece bir hafta. Sonra mı?? :)
‘Hayırlı olsun’a uğramıştım, işe girdiğinin ertesi günü. Kasada duruyordu, ağzında tezgahtan alıp yaktığı marmara purosu. Sanırsın Hacı Ömer’ in oğlu :) Pejmurde bir çocuk gelmişti dükkana, elinde 25 kuruş, Mabel sakız istiyor. Bakmıştı bizimki çocuğun haline, sakızı kutusuyla verip bir de 5 lira harçlık tutuşturmuştu eline, bakkalın kasasından. Veledin dukkandan bi koşarak çıkışı var, hala gözümün önünde. Hani vaz geçer de geri ister diye :) Bir hafta sonra da bakkal sahibi tarafından, cumartesi pazarına gelen hamallara bedava ekmek ve helva dağıtırken yakalanarak kovulmuştu. Zaten o bir hafta boyunca dükkanda içtiği yetmezmiş gibi, küfelerle şarap yollamıştı evine. Hamal da bedava ya:)
Nonom sağken, her ay sonu anneannemin evinde cama kurulurdu, geçen eskcileri kollamak için. Birinin kolunda muhakkak görürdü kocasının o ay başı peşin para vererek aldığı trençkotu, ya da ceketi, ya da ayakkabıyı. Anneannemden borç alır ve eskiciden tekrar satın alırdı kocasının malını. Derenin öbür yanındaki evlerinden malı alan ekiciler, artık duruma alıştıklarından, sokak sokak dolaşmak yerine hemen anneannemin kapısına gelirlerdi. Çok çile çekti nonocuğum. Kataraktlı gözüyle dikiş dikerdi sabahlara kadar, eve para girsin diye. Ağzından Bafra siğarası hiç düşmedi. Ve de rakısı. Elli dört yaşındaydı, amfizem hastalığından öldüğünde. Yetmişinde gösteriyordu.
Şiir yazmıştım arkasından. Şöyle başlıyordu hatırladığım kadarıyla.
Sesin halka halka ilerliyor evrende
Evrende kahkahan...
Gözyaşlarınsa yağmur olmuş, deniz olmuş
Çağlayan...
Yaptığın kuru köftelerin tadı yıllardır damağımda
Ve içtiğin rakılar çilelerini katık edip
susuz, sohbetsiz...
Ve gözlerini kırpıştırıp içtiğin rakılar...
Sonra kırkı geldi Nonomun. Enişte evde Mevlid töreni ayarlamış. Öyle söylemişti o sabah. Nono öldükten sonra köpek almıştı büyük enişte. Daha doğrusu, sokaktan bir köpek çevirmişti, kendisine yarenlik etsin diye. Aynı kaptan meze yerlerdi. Neyse.. Ben mevlide geç gidebildim. Anneannem, nonomun acısını unutmak için İstanbul’ a gitmişti bir süreliğine, annemin yanına. Ben yalnız kalıyordum evde. Kapı çalındı tam mevlide gidecekken. Genç bir hanım. Kiralık ev arıyormuş. Çok yorgunmuş falan.. Kadını bir süre dinlendireyim derken nonomun mevlidini kaçırdım.:)) İyi ki de öyle olmuş. Bi gittim eve, ne mevlidi, pikapta oyun havası. Hoca, enişte, Hayyam Ziya, Maruf amca,Pazarcı Muhittin ve kapıcı salonun ortasında göbek atıyorlar. Köpek masanın üzerinde kah meze yalıyor kah dilini şarap bardağına sokuyor.. Ne o, rahmetli böyle daha çok mutlu olurmuş. ‘Bilseydim, hatunu da getirirdim.’ demişti hoca efendi, kafası iyi, kapıda büyük enişteyle vedalaşıp şapır şupur öpüşürken. Böyle bir ‘kırk’ yaşamıştık işte..
Unutmadan.. Hayyam Ziya, Maruf amcanın uşağı idi. Babadan kalma koca bir Ankara mahallesini sata sata, sonunda kolejin yakınında, metruk bir evde tıkılmış, birlikte yaşıyorlardı. Büyük eniştenin kuzeniydi Maruf amca. Erkek kadreşi sinema oyuncusuydu. Maceracı ve uçuk bir aileydiler. Anneleri anneannemin ahpabı ve memleketlisiydi. Öldükten sonra odasını bozmamıştı Maruf amca, annesinin. Arap uşakları Hayyam Ziya, annesinin hayali ve o; birlikte yaşamışlardı, yıllarca.
1974.. Haziran başı.. ilk kez aşık oldum. Feleğim şaştı. İşin kötüsü, Kanat da aynı kıza aşık oldu. Kanat on,, ben on dokuz yaşındayız.. Kanat devamlı kucağında kızın.. Bi kalksa.. :) Bu bana ikinci kazığı Kanat’ ın. Bi de, kapı komşumuz Debby var..:)))
Temmuz ayı başları..
Yazlık discoda, öğle vakti, ‘bizim oralar’a film çekmeye gelen devrimci yönetmen , ‘ay ne donanımlı şey’ desin diye; elinde eniştesinin kütüphanesinden bulup buluşturduğu ‘Fransız Devrimi’ adlı kitapla dolaşan kanki kız arkadaşımla birlikte, ‘ne olacak benim bu aşkım ve bunalımlarım?’ meselesi üzerine konuşurup otururken; aynı mekanda, ‘ne olacak bu ülkenin hali?’ diye düşünüp dolaşan ve yeni filminin sahneleri için mekan araştırması yapan Yılmaz Güney’ le tanıştım ve de ‘Arkadaş’ filminde oynamak için teklif aldım. O an yaşadığım şoku belli etmemeye çalıştım. Durumu aileme danışacağımı söyleyerek cevap vermek için bir gün izin istedim. Tanklar geçiyordu Tekirdağ taraflarına doğru, o sırada. Kıbrıs harekatı arifesiydi. Film ekibi bazı sahnelerde kullanmak için tankları çekiyor, biz restoranın köşesine oturmuş film hakkında konuşuyorduk.
‘Sen gene de sakal ve bıyığını kesme’ demişti, eli omuzumda, Yılmaz ağabeyim, karşılıklı otururken, yüzümdeki iki üç tüyü kast ederek..
‘Peki kesmem ama ümitlenmeyin hiç.’ diye cevap vermiştim, ‘Bundan fazla çıkmıyor.’
Çok gülmüştü. Başımı okşamıştı. Kutsandığımı hissettmiştim:)
Annemlerin onayı, babamın da - uzun telefon konuşmaları sonucu, kerhen rızası ile, ertesi sabah çekim ekibine duh | |