İnsan formunda yaratılmış olmaktan pek hoşnut değilim. Hatta nefret ediyorum bile diyebilirim insan olmaktan.
Bi kaplan ailesine doğsaydım mesela... Kardeşlerim olurdu gene... Annem, teyzelerim, amcalar falan... Ama yemezdik birbirimizi, doymak için... Kendi türümüzden hiç kimseyi, asla yemezdik zaten. Başka orman sakinlerine av olabilirdik belki. Şimdi olmuyor muyuz? Gene de şu anki gibi; her an ölüm korkusuyla yaşamazdım herhalde, bir kaplan ailesini ferdi olarak, dünya denen yere düşseydim. Şimdiki gibi hayalperest olmayabilirdim. Ama rüya görürdüm kesinlikle, bir kaplan olsaydım eğer. ‘Bir fil sürüsüne dalsam da doyursam karnımı’ neviinden masumca düşler ve de düşünceler geçerdi aklımdan.
Kimsenin yurduna göz dikmezdik mesela bizler; bir fil kabilesi olarak. Canlılara durduk yere zarar vermezdik. En keyifli anımızda mesela, bir sineğin kanımızla beslenmesine hiç mi hiç ses çıkarmazdık. Kibarca ikaz ederdik sadece, fazla oyalanmaması için. Nefret ettiklerim kaplan ve çakallarla sınırlı olurdu; eğer bir fil olsaydım.
Kafama ne zaman bir bomba düşebilir’ in hesabını yapmazdım; bir çakal olsaydım mesela. Hesap falan da bilmezdim zaten o zaman. Aile büyüklerim de bilmezlerdi büyük ihtimal. Hayali korkular sokmazdı yüreğime bilge çakallar. Sadece gerçek tehlikelerden korunmasını öğretirlerdi çakal öğretmenlerim; doğanın birtakım çakallıklarına karşı durabilmem için. Ve de aptal bir koyun sürüsüne sessizce dalmanın püf noktalarını, biz çaylak çakallara.
Saçmasapan değerlerle doldurmazdı kafamı, benim daha iyi yetişebilmem için, hayat öğretisi görevine soyunanlar koyun büyüklerim; bir koyun olarak doğsaydım eğer. Kızkardeş koyuna yan baktı diye öldürmezdim başka bir koyunu. Doğanın içersinde serpilirdim ne güzel. Yurdum, otlağımla sınırlı olurdu. Ve ancak bilmeden basıp yaralayabilirdim yavru bir çekirgeyi.
Ya da bir çekirge olsaydım mesela, insan denen türden uzak bir köşede. Hiç bir orman canlısı parmaklarıyla kıstırıp koparmazdı kanatlarımı, oyun olsun diye. Yem olmak da var tabi, bir yılana ya da bir örümceğe, bir anda. Bok yoluna gitmek, göz açıp kapayıncaya kadar. Şimdi yok mu peki? Bilebiliyor muyum; hangi an, ne gibi bir bok yoluna gideceğimi; trafikte ya ne ne bileyim nerede... Korkum örümcek salyasıyla sınırlı olurdu belki de, bir çekirge olarak doğsaydım eğer.
Estetik bulurdum kendimi bir örümcek olarak. Hayran bile olabilirdim yeteneklerime, görüntüme... Ama asla tasarımın son noktası olarak görmezdim kendi türümü. Bir örümcek olsaydım eğer, yorgun bir kaplumbağayı asfalta yapıştırmak geçmezdi mesela aklımdan, kamyonumun tekerlekleriyle, sırf gülmek için.
İftiraya kurban gitme ihtimalim yok denecek kadar az olurdu, mesela bir kaplumbağa olsaydım. Göz dikmezdim kimsenin kabuğuna daha ferah diye ya da ilerde prim yapabilir düşüncesiyle. Tilkilik nedir bilmezdim kısacası.
Vahşi bir tilki olsaydım ya da... Ne kadar tilkileşebilirdim acaba?.. Tilkiliklerim uğruna milyonlarca türdaşımı yok edebilir miydim?.. Ya da en masumunudan, yalan söyleyebilir miydim sevdiklerime ya da sevmedilerime? Aldatabilir miydim sevgilimi, bizler çiğ süt emmişiz diye kendimi rahatlatarak?.. Ne yapalım, iç geçirmesem de olur bol kalamarlı rakı sofralarında, ‘nereden sevdim o zalim kadını’ diye mırıldanıp tilki makamlarında...
Ya da hiç çıkmasaydım sudan. Hesapsız kitapsız bir kalamar olsaydım, duygulu kambur balinanın dişlerine teğet geçip yaşamaya devam eden... Ve de kalamar tarihinin trilyonlarca aşk hikayesinden birini yaşayan, beyninde çakan bir başka kalamarla... Yargısız, dedikodusuz, başbaşa, bir kaç saniyeliğine de olsa...
Ha, bi kambur balina olmak da vardı; katledilen soydaşlarına ağıtlar yakıp okyanuslara haykıran; inadına öfkesiz, inadına kinsiz...
Dediğim gibi, insan formunda yaratılmış olmaktan pek hoşnut değilim. Niyetim metafor falan yapmak falan değil. Gerçekten hoşnut değilim. Hatta nefret ediyorum bile diyebilirim - şu çağda - insan formunda bir yaratık olmaktan. (Rol kişisi kendini vurur. Perde ;))