Tiyatro

Kıyamet Sularında Seyrederken...
   CİVAN CANOVA / oyun yazarı

 
“Oyununun konusu ne?”
Bugünlerde karşılaşmaktan oldukça çekindiğim, ama sürekli karşıma çıkan ve de karşılık olarak ne diyeceğimi bilemediğim bir sorular bombardımanı:
“Ne ile ilgili?”
“Ne anlatıyorsun?”
“Oyun yazmışsın?.. Eee?”
“Kısaca anlatmaz mısın?”
İki cümleyi bir araya getirip anlamlı bir yanıt veremiyorum. Daha doğrusu, oyunumu eksiksiz açıklayabilecek yetenekte, gönüllü iki cümle bulamıyorum bir türlü.

On altı yaşlarındaydım. İngiliz Edebiyatı dersinde Julius Caesar’ ı okuyorduk. Şöyle bir soru gelmişti sınavda:
“Bu oyunda Shakespeare’ in anlatmak istediği düşünceleri kısa cümleler halinde belirtiniz.”
İki yılıma mal olan yanıtım şöyleydi:
“Eğer Shakespeare’ in böyle bir derdi olsaydı, beş perdelik bir oyun yerine karamela kağıtları içine maniler yazardı. O da uzun gelirse vecizeler üretirdi.”
İlkin “Parmak Çocuk” masallarıyla hayatımıza giren, “Demek ki neymiş?” ler, Ömer Seyfettin’ lere ulaştığımızda bizleri birer anafikir çıkarma ustası haline getirmişti. Öğrenim yıllarımızın daha ileri aşamalarında saplantıya dönüşmüştü bu alışkanlığımız. Descartes’ i, Racine Külliyatı’ nı, hatta Osmanlı Tarihi’ ni bile, ikişer cümlelik fikir hülasaları halinde algılayıp değerlendirir olmuştuk.
Sözgelimi, “1. Napoleon ile savaşan Rus halkının hayatını, dolayısıyla savaşın insanlar üzerindeki menfi (kitabi olsun diye) tesirlerini (daha da kitabi olsun diye) anlatıyor efendim.” gibilerinden uyduruk bir tanımlama, kolayca “Harp ve Sulh” u yalayıp yuttuğumuz izlenimi uyandırabilirdi.
1. Napoleon” yerine, “1. Dünya Savaşı öncesi ve sonrası” yazıp, cümlenin sonunu “anlatıyor efendim” yerine “destansı bir uslupla anlatıyor efendim” olarak değiştirdiğimizde ise, şubat tatilini “Ve Durgun Akardı Don” u hatmederek geçirdiğimiz anlaşılırdı. Bu kadar basit.
Koskoca yapıtlar, dört beş kelimenin içine sığdırılabiliyorsa eğer, ne gerek vardı ömür tüketip binlerce sayfa yazmaya?! Bir kelam yumurtla, geri kalan zamanında ise dünyanın nimetlerinden olabildiğince yararlan! Öyle değil mi?!
Elbette ki bütün yazılı metinler belli bir temel düşünce ya da düşünceleri içerir ya da çıkış noktaları bunlardır.’ diye inandırmaya çalışıyordum kendimi. Ama beş yaşından itibaren tiyatronun büyüsüne kapılmış haylaz bir meraklı olarak, konu Jül Sezar oldu mu iş daha da farklılaşıyordu. Sonuç olarak sınav sorusunu kalıplaşmış cümleler halinde yanıtlamak, koca bir Shakespeare dünyasına karşı yapılan en büyük saygısızlık gibi gelmişti bana. Saçma gelmişti. Saçmanın da ötesinde olanaksız gelmişti.
Sonuç nedeniyle öğretmeni suçlayamazdım elbet. O yaşlarda aklımın beş karış havada olduğunu hepsi biliyordu. (Şimdilerde bir karışa indiğini duysalar iftihar ederler.) Üstüne üstlük, benim “Sosyal aktivite”, okul idarecilerininse “Haylazlık” olarak nitelendirdiği faaliyetlerim nedeniyle  ders konularına pek vakıf olamadığımdan olsa gerek, aykırı, kendimce zeki yanıtlarla hem soruları geçiştirmek hem de göze girmek gibi boş bir umudum vardı. Bunun dafarkındaydılar kuşkusuz. Kaçınılmaz olarak verdiğim bu yanıt da genel alışkanlığım çerçevesinde değerlendirilmişti.
Derdimi anlatamamanın sıkıntısı ve öfkesiyle bütün gece oturup Antonius’ un nutkunu İngilizce olarak ezberlediğimi hatırlıyorum. Çünkü o nutuk üzerinde en az yedi sekiz hafta durmuştuk. Öğretmenimiz o bölümü açıklamak için günlerce konuşmuştu. Sonra da tutmuş, bizden bütün piyesi birkaç cümleye sığdırmamızı istemişti. Olacak şey miydi bu?
Ertesi gün ezberlediğim bölümü sınıfta kendimce Antonius edasıyla okumuş ve şöyle demiştim:
“ İşte Shakespeare’ in, oyunun tümünde değil ama küçük bir bölümünde anlatmak istediği düşünceler.”
Çocukluk işte.
Nedendir bilmem, bu günlerde çok sık hatırlıyorum bu anımı.

*********

1994 yaz sonu...
Adı henüz  “Kıyamet Oyunu” ya da “Kıyamet Sularında Quintet” olan oyunumu bitirmek üzereyim. Dört gün sonra İstanbul’ a döneceğiz. Bir hafta kadar da İstanbul’ da çalışsam, aşağı yukarı Eylül ortasında son sayfayı yazıyor olurum.
Saat sabahın beşi. Terastayım. Maço ayaklarımın dibinde, boylu boyunca uzanmış yere. Yanımda oyun kişileri. Teyze, Anne, Kadın, Adam, Baba. Ara sıra da Kapıcı gelip gidiyor. Oyundaki kapıcı yani. Satılmış efendi.
Tam iki aydır, günün yirmi dört saati benimle birlikteler. Nedendir bilmem ad vermedim onlara. Kapıcının dışında diğerlerinin adı yok. Ne bileyim, gereksiz gördüm onları belli isimlerle çağırmayı. O dünyadaki en belirgin rolleri neyse öyle çağırıyorum. Teyze, Anne, Baba...
Uzandığı yerden, arada bir gözünü açıp bana bakıyor Maço. Sonra hafifçe homurdanarak iç geçiriyor ve tekrar dalıyor uykuya.
Köpek bile sıkıldı benim yazmamdan.” diye düşünüyorum.
Evdeki yardımcı kız duymuş oyun yazdığımı, sürekli dalga geçiyor benimle. “Yaz bakalım ŞEŞPİR!” diyor, gün içinde kahve getirdiğinde, “Bakalım sonu nereye varacak!”
Doğrusu ben de çok merak ediyorum. Bakalım sonu nereye varacak?
Daktilonun tuşlarına korkarak basıyorum. Bastığım her tuşun sesi yankılanarak geri geliyor. Uyuyor evdekiler. Dilek yatakta şu anda. Pınar odasında, mışıl mışıl... Az sonra ben yatağa girerken onlar güne başlayacaklar. Haftalardır böyle bu.
Hepsinin için için kızdığını hissediyorum. Maço’ nun bile. Günü birlikte geçirip denize gidecek yerde, ben alıyorum daktilomu, kağıtlarımı, oyun kişilerimi, tıkılıyorum buraya. O da yetmiyor bütün gece. Ne o, tatile geldik. İlk uzun yaz tatilimiz bu üstelik. Ama onlar, oyun kişileri yani, gitmek bilmiyorlar ki. Gitmelerini ben de istemiyorum zaten. Çünkü biliyorum, on gün sonra temelli çekip gidecekler.
On gün sonra?
On gün sonra, bu oyun da diğer yazdıklarım gibi, kütüphanemin ücra bir köşesinde, edebi hayata kavuşamadan ebedi istirahatine çekilecek.
On gün sonra, “İkinci Perdenin Sonu” yazısını tuşladığım an kimbilir kimlerden esinlenip birer bedende toplamaya çalıştığım bu hayali kişilerle bütün bir yaz boyu süren muhabbetim, tartışmalarım, şakalaşmalarım, küskünlüklerim son bulacak. Doğrusu da bu. İlişkimiz daha da uzamaya kalkarsa onlarla birlikte pijamalarımı da yanıma alıp bir akıl hastanesine yatmam gerekebilir. Ya da daha kötüsü, bundan sonra yazacağım oyunda tekrar karşıma çıkabilirler.
Saat sabahın beş buçuğu.
Belki de günün birinde sahnelenir oyunum. Hadi be sen de! Neden olmasın? Ama o bir gün geldiğinde, büyük bir ihtimalle ben yabancılaşmış olurum kendi yazdıklarıma. Hatta o denli yabancılaşmış olurum ki, diyelim bana da rol verdiler, ÇOK MÜHİM BİR AKTÖR! olarak ortalığı biribirine katabilirim. “Bana bu beş para etmez müsamerede bu kıçı kırık rolü mü layık gördüler, insafsızlar!” diyerek.
Ne kadar ayıp olur onlara. Oyun kişilerime. Nasıl da kırılırlar kimbilir. Oysa şu anda saçlarından tırnaklarına, gülümseyişlerinden ses tonlarına kadar tanıyorum hepsini. Ağızlarından çıkan her kelimeyi günlerce düşünerek seçmişim. Hangisine ne tarz konuşmak yakışır, hangisi genellikle devrik cümleler kullanır, tepkileri nasıl olur, çok kullandıkları ya da kullanmaktan hoşlandıkları sözcükler var mı acaba?.. Yatağa girip gözlerimi kapadığım an bile bunlar geçiyor aklımdan. İster miyim yıllar sonra aralarından birini elimin tersiyle itmek?
Öte yanda, oyunculuktan ne kadar haz alsam da, kendi oyun kişilerimin dünyasında tek birinin kalıbına giremem ki. Birlikte oluşturmaya çalıştım onları. Gün oldu içlerine girip dinledim. Onlar gibi olmaya çabaladım. Ağladım onları dinlerken. Güldüm. Ama hep birlikte var oldular. Birini nasıl ayırırım diğerlerinden?
Ayrıca, tut ki günün birinde falanca yönetmen bu oyunu sahneye koyuyor. Ama onları benim düşündüğüm gibi değil de başka türlü yorumlamak istiyor. Keyfi misin, ister ister. Yönetmen değil mi, nasıl isterse öyle yorumlar. Peki, böyle bir durum, provalardaki olağan yönetmen – oyuncu tartışmalarını aşıp, tatsız bir yazar oyuncu – yönetmen iddialaşmasına neden olmaz mı? Kim öncelikle taviz verir? Ben mi?.. Yoksa yönetmen mi?..
Neyse, ister kütüphanede çürüsün, isterse sahnelensin, doğru olan on gün sonra oyunu unutmak. Zaten eylül sonu “Yeşil Papağan” ın provaları başlayacak. Oradaki rolümü düşünmekten “kıyamet” le uğraşmaya vakit mi kalacak Allah’ ını seversen!..
Gene de zor olacak ayrılmak. Sevmiştim onları. Benim gördüğüm bir hayalde, gerçekten yaşıyormuşçasına, doğru bir kaderi paylaştılar. Ne içindeydiler gerçeğin ne de dışında kaldılar. Ne kadar gerekiyorsa o kadar var oldular. Sorgulamadım onları. Haddim değil sorgulamak. Onlar sorguladılar kendilerini, biribirlerini, içine düştükleri dünyayı. Bana yalnızca konuştuklarını aktarmak görevi düştü, hüküm vermek değil. Beylik mesajlar vermemeğe çalıştılar. Basitleşirlerdi, gülünç duruma düşerlerdi o zaman. Göbek bağının ötesinde bir bağ ile bağlandığımızdan, beni de gülünç duruna düşürürlerdi.
Zaten – verilecek değil – alınan bir mesaj varsa, ağızdan çıkmamalı bu. Yaratılan dünyanın içinde olmalı. Kurgusuyla, kişileriyle, olaylarıyla, mekanları, kostümleri, ışığı, rolleri hatta efektleriyle özgün ve bütünleşmiş bir dünyadır var olmasıgereken. Bir bütündür.
Julius Caesar da nereden geldi aklıma şimdi?
Neyse. Ne diyordum?.. Bir bütündür yaratılan dünya. Onu en iyi anlatan da kendisi olmalı. Bir oyun kendini yazarı ve yorumcularından daha iyi anlatamazsa, sürekli konuşmak zorunda kalır yaratanlar. Oysa ne demiş Nietzche, “Sen sus ki eserin konuşsun.” Perde kapandıktan sonra, “Ama ben öyle demek istememiştim.” deme şansı olabilir mi? Seyirci düşündüğünü düşünmüştür bir kere.
Hava aydınlanıyor. Bütün çekiciliği ile ışıldamaya başladı Venüs. Jüpiter nerede acaba? Ben, Maço ve oyun kişilerim terastayız. Terasın neresi olduğunu biliyor mudur Venüs?
Oyun kişilerim. Haftalar sürmüştü onlarla tanışmam, onları kafamda netleştirmem. Zamanla akıllarından geçeni okur hale geldim.
Yaz başıydı. Bir kuyruklu yıldız son hızıyla Jüpiter’ e doğru ilerliyordu. Bu haberi duyduğum an şöyle bir soru zinciri oluşmuştu kafamda:
 

“Ya kuyruklu yıldlzln hedefi Jüpiter değil de üçüncü gezegen olsaydı?”
“Hedefi bizler olan bir başka göktaşı var mıdır acaba?”
“Şu anda çok uzaklarda bile olsa, acaba bir gün..
.”
 

Sonra bir an durup, bütün bu saçmasapan soruları gene kendim yanıtlamıştım. Başka bir soru ile.
 

“Buna gerek var mı?
 

Kıyamet. Hiçlik yani. Yok oluş. İnsan neslinin, tüm insan emeğinin, düşüncenin, duygunun sıfırlanması. Bir daha var olmamacasına karanlığa gömülmesi.
Ya bizim yıllardır bıkıp usanmadan kendimize ve biribirimize yaşattıklarımız? Bizim hedefimiz olan kişiler? Bize son hızla yaklaşanlar? İnfilaklar?
 

Oyunun ne ile ilgili?” diye sorarlarsa bir gün, ‘’Julius Caesar’’ desem anlarlar mı?

Yalnızca düşünce kırıntıları bunlar.
 

Sonra onlar geldiler. Oturdular daktilomun köşesine. Uzun bir süre hiç yazmadım. Tanıştık, havadan sudan konuştuk, yeniden tanıştık. Geceler boyu terasta aylak aylak pineklediğimi sanıyordu insanlar.

Sonra başladım yazmaya. Sonra...
 

Jüpiter’ le ilgili haberi duymasaydım yazmayacak mıydım? Belki de.. Belki bu oyunu yazmayacaktım. Şöyle düşündüğüm anlar da oldu: “Keşke bu yok edişler hiç yaşanmıyor olsaydı ve ben böyle bir oyun yazmasaydım.”Bir savaş muhabiri, “Keşke savaşlar olmasaydı, ben de limon satsaydım.” der miydi?

Öyle bir dünyada seve seve barış muhabirliği de yapardı savaş muhabirleri.

Canları pahasına.
Ya yaratıcılar?
 

Keman olmasaydı boş mu kalacaktı elleri?
Kara kara düşünecek miydi Niccolo Paganini?
Armut mu toplayacaktı Sıvas’ ta Pir Sultan?
Ya da sağır olsaydı Beethoven,
Duymayacak mıydı müziği?

Saat sabahın yedi buçuğu.
Biliyorum, bu saydıklarımın hiçbiri değilim ben. Daktilo tuşlarıyla oynayarak, akıbeti belirsiz,yarım yamalak bir oyunla kendimi oyun yazarları kategorisine soktuğum falan da yok. Komik olur bu zaten. Tek ve bitmemiş bir resimle sergi açma hayalleri kurmaya benzer. Gene de bir şey üretmek güzel. Kendi çapımda bile olsa.
Ve hayal etmek..
İlk oyunumu yeni yaratıcılarına, yönetmen ve oyunculara ve de tüm sanat emekçilerine teslim etme fırsatı bulduğum günü,
Ve de gerçek sahiplerine, seyirciye.
Beğenip, kabul ederlerse eğer.

*********

“Oyunun ne ile ilgili?”
“Hiiiç. Öylesine yazmıştım işte.”

TOBAV SANAT ŞUBAT- MART 1996
 

‘Kıyamet Sularında’  1995 - 1996  İst.DT

Alp Öyken (Baba) , Gılman Peremeci (Anne)

                     Tülin Oral (Teyze),                                                  Tülin Oral, Gılman Peremeci

                                                     Ayşe Lebriz (Kadın), Tülin Oral

                                 Fotoğraflar: Yaşar Saraçoğlu

1994 yılında kaleme aldığım ‘Kıyamet’ oyununda, olayların 17 Ağustos günü geçmesi ise garip bir tesadüf.

Bir de ilk ödülümü aldığım geceyi hatırlıyorum. 1996 yılının nisan ayı.

‘1995 - 96 Avni Dilligil En İyi Yazar Ödülü’

Eve geldiğimde ödülümü babamın elimde kalan tek ödülünün yanına koymuştum. Zafer K.okay’ dan kurtardığım tek ödül.

Onun üzerinde de şöyle yazıyordu.

‘1965 - 66 Sanatsevenler Derneği “Yılın En İyi Yönetmeni” armağanı’

Sonra bu iki ödülün arasında tamıtamına 30 yıl olduğunu fark etmiştim. Ve nedense ansızın ağlamaya başlamıştım. Belki babamın yanımda olmasını arzu etmiştim için için. Ya da hayatın bir türlü çözemediğim gariplikleri etkilemişti beni bir kez daha. Ve de bu gariplikler evreninde babama yollayabileceğim tek armağan, içine tüm duygularımı gizlediğim göz yaşlarımdı.

Ardından ellerimi açıp şükrettiğimi hatırlıyorum tanrıma.

Aradan 10 yıldan fazla geçti. Bu iki ödül hala yanyana, çalışma masamın üstündeki raftan bana bakıyorlar.

İyi ki götürmemişim babamın bu ödülünü Ankara’ ya, aynı yılın (1996) şubat ayında, onu anma törenine.. Yoksa o da uçup gidecekti elimden.

 

 

[civan canova]
[
index]
[
Özgeçmiş]
[
Oynadıklarım]
[
Oynanan Oyunlarım]
[
ÜSTAT HARPAGON]
[
PRÖMİYER]
[
Ful Filizlenirken]
[
Düğün Şarkısı 2006]
[
Eskişehir' den]
[
Söyleşi]
[Kıyamet Suları]
[
Sokağa Çıkma Yasağı]
[
Erkekler Tuvaleti]
[
TiyatroBiz]
[
Light Beyond Red]
[
OGUZ ATAY ODULU]
[
RESİMLERİM]
[
MAHİR CANOVA]
[
Annem]
[
kardeslerim]
[
Albüm]
[
Cebeci Temsilleri]
[
Tuna'nin Korsanlari]
[
Sacmalamalar]
[
Yitirdiklerim]
[
Son sayfa]