Kedim ‘Köfte’ nin ‘Köfte Yürek’ adlı anı defterinden...          

 

  • Başka bir gün...
    Gene karlı bir gün.
    Pencere önünde titriyor bizim baş belaları.
    Babam her zamankinden erken kalktı bu sabah. Kahve üstüne kahve içti pencerenin önünde, dışarı bakarak. Gözleri doldu gene. Sabırsızlıkla saatlerin geçmesini bekledi. Dua etti Tanrı’ ya içinden. Camın önüne, çarşıdan baş belalarımız için aldığı buğday ve mısır taneciklerini serpti. Serperken işaretler bıraktı gözlerinden.
    Birkaç saat böyle oyalandıktan sonra çalan oyuncağı ile konuştu.
    ‘Bu gün babamızın ölüm günü.’ dedi çalan oyuncağındaki ablasına.
    ‘Bütün gece dua ettim.’
    Tam on iki yıl geçtiğini söyledi. Onu, yani on iki yıl önce ölen babasını çok özlediğini söylemek istedi sonra, ama sustu.. söyleyemedi.Havadan sudan konuştular.
    ‘Çocuklar nasıl?.. Dersleri yi mi?..’
    Derken yalanlar sıraladı,
    ‘Geleceğim elbet ama olmuyor işte. İşler, güçler... Çok çalışıyorum bu aralar..’
    Sonra vedalaştılar.
    Sonra evin içinde dolaşmaya başladı. Bir yukarı, bir aşağı.. Ben de peşinden... Bir ara dışarıda, ön balkonda duran içi toprak dolu küçük saksılara takıldı gözleri. Başını cama dayadı, bir şeyler mırıldandı.
     
  • “Menekşeler vardı bu saksıda. Mor menekşeler.Öyle güzeldiler ki, baktığımda doğanın güzelliğini düşünürdüm. Doğanın yüceliğini. Yüceliğin erişilmezliğini, erişilmezliğin büyüsünü, büyünün sırrını... İnsanın küçüklüğü de gelirdi aklıma. Bir zerre bile olmayışı boşlukta. Menekşelere baktığımda bunlar takılırdı kafama.
    Sulamaya kıyamadığım menekşeler vardı, vallahi vardı bir zamanlar, bu lahit misali saksıda. Buram buram yaşam, için için insan kokan mor menekşeler.. Dipdiriydiler. Sonra bilmem neden, hani ‘ölmek’ derler ya adına, kimseye belli etmeden, ölüverdiler. Belki uzun uzun baktım diye.. Ya da nazardan. Sudan ya da.. Belki de susuzluktan... Ya da her ölümün sudan da olsa bir bahanesi olduğundan, kurudular, kayboldular.
    Vesikalık resimleri yoktur cüzdanımda. Doğum günlerini de hatırlamam.. ve de ağlamam çaresiz ölümlerine menekşelerimin. Gene de düşlerime girer bazı geceler mor menekşeler. Konuşurlar benimle. Şöyle derler;
    ‘Doğanın yüceliği ve erişilmezliği.. ve erişilmezliğin büyüsü ve büyünün sırrı...  Takma kafana bunları. Bak saksıya ve bizi düşün. Menekşeler var hala. Ve de yaşıyorlar.”                                 

    Ve şöyle söyledi babam kendine, bunları düşünürken,
  • ‘Kimse cüzdanında benim resmimi taşımadı.. Ondan başka...’
     
  • Derken yukarıda, küçük odada sakladığı resimleri indirdi aşayıya, salona. Babasından kalma koltuğumuza oturup bir bir baktı eskimiş fotoğraflara.
     
  • ‘Bak köfte, bu gördüğün pipolu adam benim babam.’
    Sonra haftalardır ilk kez tekrar yaktı duman tüten beyaz çubuklardan. Derin derin içine çekti dumanları. Öksürdü.. duman yuttu, kahve yudumladı ve resimlerle konuştu saatler boyu.. Sonra da babasının öldüğü günü düşündü.
     
  • ‘Makam masalarının gerisinde oturanlara kayıtsız şartsız saygı duymalı!’ diye geçirdi aklında genç adam.                    
  • Orta yaş sürecinin ilk basamaklarına değmemişti henüz ayakları. Eli kulağındaydı ama...
    Bir gün önce babası ölmüştü.
    ‘Makam masalarının gerisinde oturanlara kayıtsız şartsız saygı duymalı!’
    Beyninin içine kazınmıştı bu tümce. Ne zaman acaba?.. Bilmiyordu. Çocukluk yıllarından beri böyleydi bu..
    Makam masalarının gerisinde koltukları olanlara, kayıtsız şartsız saygı duymalı!
     Bu kelimelerle olmayabilirdi.. Hatta kelimelerle bile olmayabilidi.. Büyüklerinin,  yani hayatı o doğmadan önce yalayıp yutanların ve de yalayıp yuttuklarını ona da yutturmak isteyenlerin genel tavrından, ya da çok farklı bir şey öğretmeye çalışırken sarfettikleri iki cümleden bu sonucu çıkarmış, yaşamımın tüm dönemlerinde değişmez bir kural olarak kabullenmek zorunda kalmıştı.
    Makam masalarının gerisinde koltukları olanlara, kayıtsız şartsız saygı duymalı!
      Makam odalarına girerken öksürerek gırtlağımı temizlemesi, sol elini - ceketsiz bile olsa - göbeğinin üzerindeki hayali bir ceket düğmesini iliklermiş gibi tutması, her an masanın gerisinden gelebilecek  ters bir hareket ya da söze karşı ne yapacağımı kestiremeyip boş boş bakması, dudaklarını kemirmesi, sağ elini koyacak yer bulamaması; büyük ihtimal, ilkokul çağıdaki muavin odası deneyimlerimden kalma bir alışkanlıktı.
    ‘Makam’ ın anlamı ve yetki sınırları üzerine pek kafa yormadığından, karşısına çıkan her masa aynıydı onun için.. Masası olan herkes de, ne çapta olursa olsun, otoritenin, baskının ve potansiyel bir şiddetin temsilcisiydi. Tehlikeliydi
    bu kişiler. Ne zaman ne yapacakları kestirilemezdi.
    Bir  karakol ya da bir mahkeme masası karşısında kendini ne kadar aciz ve savunmasız hissediyorsa, otobüs bileti satan bir gişenin, hatta umumi bir tuvaletin para masasının önünde de aynı duyguyu yaşıyordu. Masalar ve gerisinde oturanlar tedigin ediyordu onu. Masalarının önünde kötü hissediyordu kendini.
    O an bulunduğu yer ve ortam diğerlerinden biraz farklı gibi de olsa, gene aynı duygular içersindeydi. ‘Kayıtsız şartsız saygı’ düşüncesi ölüm acısını bile bastırmıştı neredeyse. Ne olursa olsun, orada da bir masa ve de bir  amir vadı.
    Genç adam o an şunları geçirdi aklından,
    “Ayağı takunyalı, pantolon paçaları dizlerine kadar sıvanmış olan bu din görevlisi, aslında bir devlet memuru. Dini kurallar gereği, hastanede ölen hastaları yıkıyor. Sonra da kefenlerini giydirerek sevdiklerimizi gömülmeğe hazır hale getiriyor. Kendisi aynı zamanda bir amir. Ölülerin değil tabi.. Kapıda dikilip merakla beni inceleyen hademe kadının amiri.
    Gerek din görevlisi, gerekse hademe kadın, yıllar önce beynime kazınarak kişiliğimin ayrılmaz bir parçası haline gelen, körükörüne saygılı davranma alışkanlığımdan nasiplerini alacaklar kuşkusuz.”
     
    ‘Bu günden yıkayalım ölünüzü..’ diyor orta yaşlı,  babacan tavırlı din görevlisi,  abdestini tamamlayıp ellerini lavabonun yanındaki gri-beyaz havluya kurularken.  ‘Madem sabah erkenden alacaksınız...’
    ‘Sabah tören var da.. saat dokuzda okulda olmamız gerekiyor. Sonra da camiye götüreceğiz.’ diye yanıtlıyor genç adam, hafifçe öksürüp gırtlağını temizledikten sonra.
    Masanın üzerinde hastane idaresi tarafından verimiş bir onur belgesi var. Bilmem kaç yıllık ölü yıkama hizmetleri nedeniyle, başhekim şükranlarını sunmuş din görevlisi memuruna. Şiltin hemen  yanına alyansını, kocaman altın yüzüğünü, tesbihini ve kol saatini dizmiş din görevlisi, özenle. Saate şöyle bir göz atıyor genç adam. Elektronik. Oldukça gösterişli bir saat.
     Sonra ansızın babası geliyor aklına..
    “Babamın Seiko marka otomatik saati de evde, yemek masasının üzerinde duruyor. Sanırım işlemiyordur artık. Oysa iki gün önce baktığımda çalışıyordu henüz. Babamın kolundaydı çünkü, iki gün önce.. ve iki gün önce babamın kolu hareket ediyordu. Kalbi de işliyordu iki gün önce babamın. Tıpkı kol saati gibi. Durma noktasına yaklaştığını bilmeden, ya da buna hiç aldırmadan, biteviye.. çalışıyordu.. babamın kalbi. Babam sürekli yakınıyordu, saati geri kalıyor diye. Hareketsizlikten olduğunu söyleyip, yattığı yerde kolunu sallıyordu ara sıra, hastane odasında. Hastane odalarında.. Çeşitli hastanelerin hasta yataklarında... Belki de kendi yerine koyuyordu saatini. İçindeki makine gibi, kolundaki makinenin de durmak üzere olmasını kabullenemiyordu.

    ‘Alo?.. Babacığım? Geçti mi ayağındaki morluk?’
    ‘Geçer mi  oğlum? Daha da ilerledi.’
    ‘İlerledi mi? Neden?’
    ‘Doğa kanunu evladım. Çürüyorum yavaş yavaş.’

    Tarağı da orada babamın. Saatinin yanında. Plastik kılıfının içinde. Cüzdanı, sağlık karnesi, kimliği, gözlüğü, yüzüğü, yarısı bir ay kadar önce içilmiş su şişesi.. Hepsi orada. Evde. Yemek masasının üzerinde. Ekmek kırıntılarının arasında.
    Örtüyü silkelemedim. Evde her şey bıraktığı gibi dursun istedim. Nedense?.. Nedense ne demek? Dünyada bazı şeyler, o yok olduğunda bile, onun bıraktığı gibi dursun istedim. Yalnızca banyo aynasının önünde biriken eski diş fırçalarını ve boşalmış diş macunu tüplerini attım dün gece. Yeni gibi olan diş fırçasını atmadım. Eve döndüğünde bulamazsa kızar belki diye. Pijamalarını da kaldırmadım yatağının ayak ucundan. Yeleğini sandalyesinin arkasından, bir kez giydiği çoraplarını yerden, ayakkabılarını salondaki koltuğun yanından.. kaldıramadım.
    Oysa o kadar iyi biliyordum ki dönmeyeceğini. Anahtarıyla sokak kapısını açmayacağını. Kapıyı açtıktan sonra duvara yaslanarak yorulmuşluğunu ve evine kavuşmanın huzurunu ifade eden derin ‘oh..’ lar çekmeyeceğini, evinin kendisine has kokusunu solumayacağını, çok sevdiği pilli radyosunda klasik müzik çalan bir istasyon bulup, kadife kaplı berger koltuğuna kurulduktan sonra piposunu yakarak, huşu içersinde o cızırtılı müziği dinlemeyeceğini... Bütün bunları, evren eskimesini sürdürdüğü sürece bir daha hiç, ama hiç yapmayacağını, yapamayacağını, o kadar iyi biliyordum ki.
    ‘Kangren miydi?' diye soruyor, az sonra babasını yıkayacak olan din görevlisi, 'Bacakları mosmor olmuş.’
    Hafifçe gırtlağını temizledikten sonra cevap veriyor genç adam,
    ‘Damar tıkanıklığı. Şekerden. Çok yüksekti şekeri. Keseceklerdi bacaklarını ama ameliyatı göze alamadı doktorlar.’
    Adam masasının yanındaki eskimiş deri koltuğun ucuna oturup, yerde duran fermuarlı çizmelerin tekine uzanıyor. Çizmenin içindeki kırmızı baklava desenli, yün çorabın içinden ikinci bir çorap çıkartarak ıslak ayağına geçiriyor.
    Genç adam bir an, kırmızı  baklava desenli yün çorabın, Berlington marka olup olmadığını düşünüyor. Sonra ansızın, önüne geçilmez bir istekle, yan odaya gidip babasını görmek istiyor. Bunu soracak olsa, görevlinin kızabileceğini düşünüyor. Engelliyor kendini.
    “Makam masalarının gerisinde oturanların ne zaman  neye kızacakları hiç belli olmaz! Ayrıca, Berlington marka çorapların baklava desenleri daha iridir.”
    Adam, pantolonunun paçalarından sarkan iç donunu yeni giydiği çorabının içine sıkıştırırken, pencereden dışarı bakarak mırıldanıyor,
    ‘Çok şükür sana, ya Rabbim!’
    Sonra o güzel, baklava desenli çorabı ötekinin üzerine giyiyor. Çizmesini ayağına geçirerek fermuarını çekiyor,
    ‘ Şükür yaradana!’
    “ Babamı son bir kez görsem. Yok, olmaz. Kırmızı baklava desenli çorapları incelemeliyim. Din adamlarının bu tarz şeyler giymesi günah değil midir acaba? Sonra fermuarlı çizmeler.. Yok canım, neden günah olsun? Hem o çizmenin aynından bende de var. Ben günahkar mıyım şimdi?  Belki de onun böyle bir çizme giymesine izin vermiştir Tanrı . Belki de benim giymem günahtır. Öyle ya, makam masalarının gerisinde oturanların ayrıcalıkları vardır. Orta okuldayken, güneş gözlüğü taktım diye beni öldüresiye döven müdür muavininin de güneş gözlüğü yok muydu? O gözlüklerin ardına gizlemiyor muydu kocaman,  kapkaranlık gözlerini? Bu da nereden geldi aklıma şimdi? Aslında bu günlerde kovboy çizmeleri daha revaçta. Ama ölü yıkayan adam, şimdi kovboy çizmesi giymeye kalkışsa yakışık  almaz. Belki on yıl sonra.  Hele iyice bir modası geçsin, o zaman kimsenin gözüne batmaz, yaşlı ölü yıkayıcısının ayağındaki kovboy çizmeleri..  Babam nerede acaba?.. Içerde ya. Yok canım, o babam değil ki. Cansız bir kütle. İçerde, buz gibi taşın üstunde yatan şey.. her ne ise.. babam olabilir mi hiç?
    ‘Olur mu? ‘ diye soruyor ansızın, genç adam.
    ‘Ne olur mu?’
    ‘Yani, ölüyü bu günden yıkamak.. Şey midir yani? Münasip midir?’
    ‘Niye münasip olmasın?’
    ‘Bilmem ki.. Yani dinimize göre...’
    ‘Kefenleyip koyarız buz dolabına, temiz temiz bekler.’
    ‘Nasıl isterseniz.’
    ‘ Hem yarın tören yapılacak diyorsunuz. Kar daha da  bastırırsa, trafik arap saçına döner bu şehirde. Gecikirsiniz törene. En iyisi bu gün yıkamak.’
    ‘ Eğer bir sakıncası yoksa, elbette.. yani siz daha iyi bilirsiniz.'
    ‘ Sonra belli olmaz, başka ölü de gelebilir sabah.’ diye cevap veriyor din görevlisi. ‘ Karışıklık olabilir.’
    ‘ Neden? Babamın sırasını kapacak değil ya sonradan gelen ölü. İlk gelen önce yıkanır.’
    ‘Efendim?’
    ‘Yok.. Bir şey demedim.’ diye cevap veriyor genç asdam, hırıltılı bir sesle.
    ‘Nereliydin sen?’ diye soruyor din görevlisi, damdan düşer gibi.
    ‘İstanbul’ da oturuyorum.’diye cevap veriyor genç adam.
    Din görevlisi susuyor.
    ‘ Ne zaman yıkarsınız?’
      •                                                                                                              
        ‘ Biraz dinleneyim de.. Sen bu arada kefenini alıp gel.’
        ‘ Nerede satılır kefen?’
        ‘Köşeyi dönünce, cenaze levazımatı satan bir dükkan var. Hemen pasajın girişinde.’
        Deri koltuktan kalkıyor, kapının arkasından beyaz önlüğünü alıp giyiyor, saatini ve yüzüklerini takıyor.
        ‘Çok şükür Allah’ ıma.’
        Gırtlağımı temizleyerek saygılı bir ses tonuyla, ‘Amin.’diye mırıldanıyor genç adam, ardından öksürmeğe başlıyor.
        ‘Anlaşılan Ankara havası yaramamış sana. Gırtlağın kurumuş.’
        ‘Olur mu öyle şey.. Aslında buralıyım ben. Yani doğma büyüme..’
        ‘Kahve?’ diye soruyor adama, kapıdaki hademe kadın.
         ‘Getir.’ gibilerden başını sallıyor din görevlisi.

           -----------------


        ‘Baba, ben bu şehirden gitmek istiyorum.’
        ‘Neden oğlum?’
        ‘Bilmiyorum.’
        ‘Yalnız mı bırakacaksın beni?’

        -------------------

        ‘Şişman mı?’ diye soruyor şişman adam.
        ‘Yok, sayılmaz.. Orta boyluydu.’
        ‘Orta boy bir kefen çıkart.’ diyor, güzel gözlü tezgahtar kıza dönerek.
        Kız, kefenlerin bulunduğu rafa doğru yürürken arkasından bakıyor genç adam. Tezgahtar kızın bir çeyizci dükkana daha çok yakışacağını düşünüyor.
        ‘Gül suyu da lazım mı?’
        ‘Efendim?’
        ‘Gül suyu da lazım mı?’ diye yineliyor kız, ‘Papyon da lazım mı?’ diye sorarmışçasına.
        ‘Bilmem.. Lazım mıdır?’
        ‘Başka yerden almadıysanız vereyim.’
        ‘Yok almadık. Ne işe yarar gül suyu?'
        'Yıkadıktan sonra ölünün üzerine serpilir.'
        'İyi. Siz ne lazımsa verin.’
        ‘Takım vereyim o zaman. Kefen, gül suyu, ot, yeşil örtü..Ha?’
        ‘Cenaze seti yani.’
        Kız gülüyor. Şakayı yapan kendisi olduğu için, ciddiyetimi bozmuyor genç adam.
        ‘İyi verin bakalım. Ayağımız alışsın.’
        Kız gene gülüyor.

        “ Sen de gülmezdin kendi şakalarına. Ansızın bir espri patlatır, sonra da bütün ciddiyetiyle oturanlara bakar, tepkilerini ölçerdin. Eğer yanındakileri güldürebilmişsen, gülümserdin. Yaptığın espriye değil, başkalarını güldürebilmek hoşuna gittiği için gülümserdin.”

        Babasının cenaze setini bir poşete koyarak uzatıyor şişman adam.
        ‘Fatura mı, yoksa fiş mi vereyim?’ diye soruyor şişman adam.
        ‘Bilmem. Hangisi işine yarar?’
        ‘Kimin?’
        ‘Kimin olacak, ölünün.’
        Adam cevap vermiyor. Köşedeki masaya doğru gidiyor ve oturuyor.
        Cenaze levazımatcısını bir an ilkokul öğretmenine benzetiyor genç adam. Sınıfta Atatürk'ün resmine dokundu diye, masasındaki tahta silgisini kafasına fırlatıp kaşını yaran öğretmenini hatırlıyor. Ansızın pişmanlık duyuyor az önce yaptığı yersiz şaka için.
          ‘Özür dilerim.’ diyor, gırtlağımı temizleyerek.
        Niye özür dilediğini anlamıyor şişman adam. Tuhaf tuhaf yüzüne bakıyor. Sonra faturayı uzatıyor.
        Bu şehre geldiğim günden beri çocukluk anılarım, unuttuğumu sandığım olaylar, kişiler canlanıyor kafamda. Neden acaba?

        ***
        ‘Yıkadık,’ diyor din görevlisi.
        'Elinize sağlık.'
        ‘Bir de kefenledik mi, ölünüz hazır olur.’
        Elimde tuttuğum kefen torbasını uzatırken çekinerek  soruyor,
         ‘Görebilir miyim babamı?’
        ‘Gör.’ diyor. ‘Gel gidelim yanına.’
        Önde babasını yıkayan adam, ardında genç adam, peşi sıra hademe kadın, birlikte bir kat aşağıya iniyorlar.
        ‘ Ne iş tutuyon sen?'  diye soruyor kadın yürürken.
        ‘ Müzisyenim.’ diye uyduruyor.
        ‘Nasıl yani?’
        ‘Piyano çalıyorum.’
        ‘Aferin.’ diyor adam,  ‘Müzik insanın ruhunu temizler.’
        Yapmak istediği bir işin din görevlisi tarafından beğenilmesi hoşuma gidiyor.
        ‘Başka iş tutmuyon mu yani?’ diye soruyor hademe kadın, yan gözle bakarak.
        ‘Hayır.’
        ‘İş mi yani şimdi o?’
         Bir an oyunculuk ya da yazı yazmak gibi daha boş işlerle uğraştığını düşünüp utanıyor.

        “Oğlunuz çok kötü bir öğrenci. Aklı hep başka yerlerde. Ben ders anlatırken o saçma sapan resimler çiziyor nota defterine. Ne bu diye sorunca da ‘ben dışavurumcuyum’ diyor. Düpedüz alay ediyor benimle.”

        ‘Bu ölü senin baban mıydı? ‘
        ‘Evet. Babamdı.’
        'Ne iş yapardı?'
        ' Söyledim ya. Sabah tören yapılacak çalıştığı okulda.'
        ‘Peki madem öğretmendi, nasıl izin verdiydi çalgıcı olmana?’
        ‘Çünkü benim babam sanat öğretirdi insanlara. Ayrıca benim babam Beethoven dinlerdi.’
        Kadın, anlamadığı halde anlamış gibi başını sallıyor.
        ‘Ha, o zaman başka.’

        ‘Ne resmi çiziyorsun bakayım defterine? Kimin karikatürü bu?’
        ‘ Prens İgor hocam.’
        ' Prens İgor mu?'
        ' Tanımadınız mı?'

        Genç adam abuk sabuk şeyler anlatmaya başlıyor ansızın, din görevlisine.
        ‘Ben konservatuvara girerken, heyet  raporu almak için hastaneye gitmiştim.’
        ‘Eee, sonra?’
        ‘Kulaklarımı muayene eden doktor, hangi okulu kazandığımı öğrenince aynı soruyu sormuştu. Baban çalgıcı olmana nasıl izin verdi?. Böyle demişti kocaman gözlerini açarak.'
        ‘Sen ne cevap vermiştin peki ona?’
        ‘Benim babam Beethoven dinler, demiştim.’
        ‘İyi işte. Ağzının payını vermişsin.’ diyor, gülümseyerek.
        Hademe kadın yan gözle süzüyor onları. Sonra da bir daha hiç konuşmadan, uzun, loş koridoru geçiyorlar.
        “ Az sonra .. İlk kez böyle..  şey gibi göreceğim babamı.. ölü gibi. Ve ilk kez sormayacak bana, ‘Ne haber?’ diye.”

        'Para biriktirdin mi?'
        'Henüz biriktiremedim baba.'
        'Neden?'
        'Merak etme. Biriktireceğim.'
        'Yalşlanacaksın unutma..'
        ‘Daha çok var o günlere babacığım.’

        Oda soğuk. Babası upuzun yatıyor mermer masanın üstünde. Su damlacıkları var saçlarında. Saçlarında su damlacıkları olduğunun farkında değil, genç adamın babası. Halbuki açık gözleri. Üzerinde yattığı, ya da yatırıldığı mermeri, bir buz parçası gibi soğuk olduğunun bile farkında değil.  Öylece yatıyor..  Boylu boyunca..
         ‘İşte.’ diyor din görevlisi, cansız bedeni göstererek.
         ‘Yaklaşabilir miyim yanına?’
        ‘Yaklaş.’
        Yaklaşıyor. Bir süre bakıyor babasına, yabancı gözlerle. Sanki tanımadığı, ne olduğunu bilmediği, daha önce hiç görmediği bir nesneye bakar gibi bakıyor. Sonra ellerini gezdiriyor ıslak saçlarında. Bir şeyler mırıldanıyor. Sanki onlarca insan, hep bir ağızdan bir şeyler  mırıldanıyor, genç adamın kafasının içinde.
        Din görevlisi, getirdiğim kefen bezini yırtarak iki parçaya ayırıyor.
        “ Bir kaç gün önce hastabakıcı tıraş etmişti babamı. Yavaştan uzamaya başlamış sakalları. Tek tük beyaz kılcıklar var çenesinde, yanaklarında.. Hastabakıcının uygun gördüğü ince bıyık ise daha belirginleşmiş. Oysa hiç bir zaman ince bıyık bırakmamıştı babam.Kurumuş ağaç dallarına benzeyen bacaklarına bakıyorum. Bir kez daha giyilir diye, kirli torbasına atmaya kıyamadığı çorapları geliyor aklıma. Ve asırlar önce, bembeyaz çarşafların arasında, annemin bacaklarına nasıl deymiş olabileceğini düşünüyorum, bu kuru dalların. Ve neler hissettiğini o an.  Kanının nasıl doludizgin yol aldığını damarlarında. Ellerine bakıyorum. Tutup sıkıyorum ellerini. Titriyorum. Elleri soğuk..”

        ‘Elin niye sıcak baba?’
        ‘Pipomu tutuyordum.’
        ‘Beni mumyalar müzesine götürsene .’
        ‘Korkmaz mısın?’
        ‘Ne diye korkacakmışım? Canlı değil ki onlar.’
        ‘Ya canlanırlarsa?’
        ‘Şaka yapıyorsun.'

        “Şaka yapıyorsun değil mi baba?”
        Cevap vermiyor babası. Umarsız, hareketsiz, düşüncesiz,  yatıyor soğuk mermerin üzerinde.
        Genç adam hafifçe gırtlağımı temizledikten sonra din görevlisine dönüyor,
        ‘Kusura bakmayın. Onu görünce..bir an.. çok.. çok kötü oldum.’

        ‘Önce tiyatroya götüreyim seni.’
        ‘Olmaz. Mumyalar müzesine gidelim.’

        Londra’da, Hyde Park’ta yürüyorduk. Hippy’ler, çimenlerin üzerine serilmiş,  dünyayı umursamadan sevişiyorlardı. Yan gözle izliyordum onları. 'Dün olanlar için özür dilerim.'
        Cevap vermemişti babam. Piposu dudaklarının arasında, elinden tuttuğu on üç yaşındaki oğluna bakmamıştı bile. Konuşmamıştı hiç. Hiç bir şey olmamış gibi , uzaktaki küçük gölette yüzen oyuncak gemileri izlemişti. Haklıydı.
        Bir gün önce, kaldığımız pansiyondan kaçmıştım. Bütün gün, koca parkın içinde beni aramıştı, nefes nefese. Bense iri ağaçları kendime siper edip, telaşlı halini izlemiştim babamın uzun bir süre. Sinemaya götürmek yerine, o karanlık pansiyon odasında bana İngilizce çalıştırmasının intikamını almaya çalışmıştım aklım sıra.
        Hiç kimsenin hatırlamadığı bu masum yaramazlığın, yirmi küsur yıl sonra bir hastane morgunda vicdan azabı olarak ansızın içime çörekleneceğini nasıl bilebilirdim?”

        Adam, torbadan çıkardığı kefen bezini ikiye katlıyor.
        Genç adam babasının ıslak saçlarını okşarken, ‘Affettin mi beni?’ diye soruyor.
        Cevap vermiyor babası. Hep susuyor.
        Ölüyü yan çeviriyor din görevlisi. Kefen bezinin ikinci parçasını altına sererken,
        ‘İsabet kesmemişler bacaklarını’ diyor, ‘Yoksa yarım gömülürdü.’
        O zaman şöyle derdi herhalde şişman cenaze levazımatçısı, güzel gözlü kıza:
        ‘Kızım ver oradan beye, yarım bir kefen. Yarım şişe de gül suyu. Bir de ortopedik tabut.’
        “ En acılı durumlarda espri üretmenin, çıldırmaya karşı bir zeka sigortası,  ya da ağzımızdan çıkan nükteli sözlerin, aslında içimize attığımız göz yaşlarımızdan başka bir şey olmadığını senden öğrenmiş olmalıyım.”
        Din görevlisi kalın ve küt parmaklarını ölünün göz kapaklarına bastırıyor. Direniyor göz kapakları. Kapanmak istemiyor. Bir daha bastırıyor adam. Ölü tavana bakmayı sürdürüyor, bakmayan gözleriyle, kıpırtısız kirpiklerinin arasından. Genç adam son kez gözlerine bakıyor babasının. Son kez gözlerini görüyor.. İncitmemeğe çalışarak göz kapaklarına dokunuyor parmak uçlarıyla. Yanaklarına, çenesine dokunuyor..
        ‘Abdestin var mı?’ diye soruyor hademe kadın, kapı aralığından başını uzatarak.
        ‘Anlamadım?’
        ‘Abdest almış mıydın diye sordum?’
        ‘Yoo.’
        ‘Müslüman değil misin sen yoksa?’
        ‘Elbette Müslümanım. Nereden çıktı şimdi bu?’
        ‘Yıkanmış ölüye abdestsiz dokunulur mu hiç?’
        Din görevlisi öfkeyle kadına dönüyor:
        ‘Ne saçmalayıp duruyorsun orada? Oğlu değil mi dokunur elbet!’
        ‘Kızar mı yoksa?’ diye soruyor genç adam, kadına dönerek.
        Anlamıyor kadın. Yargıç gözlerini genç adamın gözlerine dikiyor.
        ‘Sana soruyorum! Ölü, yani babam, ya da tanrı! Tanrı kızar mı abdest almadan babamın saçlarına dokundum diye? Hiç sanmıyorum. Babama dokunmam kızdırmaz tanrıyı! Olsa olsa mutlu eder!’
        ‘Böyle konuşursan cehennemde yanarsın.’
        İlkokul öğretmeninin suratına attığı tokatlar geliyor aklına.

        'Demek utanmadan izci olmak istiyorsun!'
        'Özür dilerim öğretmenim.'

        ‘Boş ver, diyor din görevlisi, 'Cahil işte.’
        Sonra kadına dönüyor.                                                                                                :
         ‘Kuş kadar aklınla ders vermeye kalkma insanlara!’ 
        Sonra dualar mırıldanarak otları ve gül suyunu ölünün üzerine serpiyor.
        Ağır bir gül kokusu yayılıyor odaya.
        ‘Hadi.’ diyor adam, ‘Çıkalım artık.’
        ‘Biraz daha kalsam?’
        ‘Ne yapacaksın kalıp? Gördün işte.’
        ‘Ne mi yapacağım?.. Özür dileyeceğim babamdan!
        ‘Ne için?’
      • “ Her şey için. Hatırladıklarım ve de unuttuklarım için. Kendi yolumu çizmek uğruna, onu bu şehirde yapayalnız bıraktığım için. Her sabah ümitle beklediği mektupları göndermediğim için. Hatırlamadığım ve de kimseciklerin hatırlamadığı nedenlerle kaygılandırdığım, üzdüğüm, belki de ağlattığım ve de yeterince mutlu etmediğim, edemediğim  için. Doktorlar bacaklarının kesilmesi gerektiğini söylediğinde, 'Acaba ölse daha mı iyi olur?' diye aklımdan geçirdiğim için. Ölme olasılığını düşündüğümde, saniyenin binde biri bir süre içinde bile olsa, ve hemen ardından utanç da duysam, para hesabı yapma zalimliğini, küstahlığını, bencilliğini...’’..
      • ‘Hiç.’ diyorum.. ‘Öylesine işte.’

        Din görevlisi çıkıyor odadan. Kadın da dönüyor arkasını, kayboluyor kapıda..
         
      •  Genç adam ölünün kulagına eğiliyor,
        ‘ O gün.. o hiç kimsenin hatırlamadığı gün.. bir çocuk, koşarak annesine sarıldı. O an, babasından nefret ettiğimi düşündü. Oysa o çocuk hep sevdi babasını. Hep yanında olmak istedi.. ama olamadı. Ben babacığım, o çocuk adına, o an için, özür diliyorum.’
         
        Babası, göz kapakları sonsuza kadar kilitlenmiş, tavana bile bakmıyor artık.”

        Babam, elinde fotoğraflarla, babasından kalma koltuğundan doğrulduğunda, dışarıda kar iyiden iyiye bastırmıştı. Öğlen oluyordu neredeyse. Yukarı, küçük odaya çıktık birlikte. Resimleri özenle yerleştirdi raflara. Duvardaki kadına baktı bir süre. Sonra kapadı küçük odanın kapısını. Bütün anı kırıntılarını, küflenmiş mutluluklarını, içeriye, karanlığa kilitledi. Benim odama gelerek teras penvceresinin önünde durdu bir süre. Dışarıya, karşı tepelerdeki evlere baktı amaçsızca. Ve şunları geçirdi aklından;
        ‘Şimdiye kadar hep ölümden korktuğumu düşündüm. Belki de hayat korkusuyla karıştırdım ölüm korkusunu. Aslında insanı korkutan hayat galiba. Ölümü hayatın içindeyken düşünmek... Hayatın bir parçasıymış gibi.. Hayatın adaletsizliğini, vahşetini, sefaletini,  çaresizliklerini, tozu dumana katan kavgalarını, masum ve dingin bir hiçliğe mal etmek ne kadar da saçma.’
        Sonra bir sigara daha yaktı ve aşağıya indi.
         Bense, babamın dünyasından iyice sıkılmış olmalıyım ki, yukarıda, kendi dünyamda kaldım. Ön odada, terasa bakan pencerenin önüne yayıldım ve cama düşen kar taneciklerini izlemeğe koyuldum.

                                                                                                                                             köfte

info@civancanova.net

 

[civan canova]
[
index]
[
Özgeçmiş]
[
Oynadıklarım]
[
Oynanan Oyunlarım]
[
MAHİR CANOVA]
[
Annem]
[
kardeslerim]
[
Albüm]
[
Benim Sakladıklarım]
[
Karaladıklarım]
[
Üşümek]
[
Bir Yılbaşı]
[
Haiku Özentisi]
[
Özel Bir Gün]
[Köfte Yürek]
[
ÇITIRKIZ]
[
Kısacık Bi Oyun]
[
Tuna'nin Korsanlari (Yeni)]
[
Yitirdiklerim]
[
Son sayfa]