Özel Bir Gün Özel Bir İnsan

Bizi oluşturan raslantılardır. Raslantılar raslantısal yaşanır. Kimse belirlemez onları. Onlarsa oynarlar bizimle bir çamur topu gibi. Durmadan şekil verirler.. Raslantılar şekillerndirir bizleri.


Birinci Raslantı
O gün..
O gün, benim şu anki oluşmuş halimin önemli nedenlerinden birini belirleyen çok önemli bir gündü.
Ben o günün böylesine önemli bir gün olacağını, o sabah uyandığımda bilmiyordum.
O gün ayın kaçıydı, ya da hangi aydaydık, günlerden hangi gündü, onu da bilmiyorum. Zaten pek de önemli değil o günün genel geçer takvimsel kimliği.

O gün benim kendi takvimim içersinde, aysız, günsüz, hatta yılsız bir biçimde, üzerinde kocaman, kırmızı bir çarpı işareti, öylesine duruyor.
 

Çocuktum o gün.. Zaten hep çocuktum o günlerde.. İlk okuldaydım. Ya birinci, ya ikinci sınıf.. Bu da önemli değil. Yaramaz bir çocuktum. Yaramayan yani.. Arka sıralarda, arkadaşlarına zarar vermemesi için daha o zamanlardan tecrit edilmiş, haylaz diye mimlenmiş,yaramayan, yaraşmayan, yalvarmayan yaralı bir çocuktum.. ben.. o gün..
Her günkü gibi sobalı odamızın karşılıklı yataklarından birine, anneannemin yastıklı profiline açmıştım gözlerimi.. Uyanmıştık sonra, anane torun. Kahvatımı etmiş, beyaz gömleğimi, papyonumu, armalı mavi ceketimi, dizleri yırtılıp yırtılıp dilkilmiş gri pantolonlarımdan birini kuşanmış, uçları duvar boyalı siyah makosenlerimi ayağıma geçirmiş ve tutmuştum okulun yolunu.. Kırk kişilik bir sınıf.. Kızlı erkekli.. Kırkbirinci ben. Yüz karası sınıfın.
Derken müdire hanım girmişti sınıfa. Koskoca okulun müdürü hanım. Ayağa kalkılmıştı bütün sınıf o içeri girince. Ben de uyumuştum ayağa kalkanlara, ok gibi yerimden fırlayıp, ‘hazrol’ vaziyette; kendimi gösterip sevdirmek umuduyla.
Öğretmenimiz el pençe.
‘Sınıfınızın akıllı, uslu ve çalışkan öğrencileri arasından dört adet yavrukurt seçmenizi rica ediyorum.’ diyor müdire hanım.
‘Elbette.’ diye karşılık veriyor sahte bir kibarlık içersinde, öğretmenimiz hanımefendi. ‘Hemen seçip size bildiririm.’
Çıkıyor müdire hanım sınıftan. Ardından soruyor öğretmen;
‘Yavrukurt olmak isteyenler parmak kaldırsın.’
Büytün sınıf parmak kaldırıyor.
Ben de uyuyorum parmak kaldıranlara, ok gibi yerimden fırlayıp, ‘hazrol’ vaziyette; kendimi gösterip sevdirmek umuduyla.
Hemen gözü bana takılıyor öğretmen hanımın. Bir an öfkeyle bakıyor, sonra yarım gülümsüyor sonra da emrediyor;
‘Gel buraya.’
Koşarak gidiyorum yanına beni yavrukurt yapacak umuduyla. Dikiliyorum karşısına.
‘Az önce başöğretmen hanımın söylediklerini dinledin değil mi yavrum?’ diye soruyor.
‘Dinledim öğretmenim.’
Bütün sınıf sus pus olmuş bize bakıyor. Hepşi şaşkın. Herkes benim gibi düşünüyor çünkü.
Öğretmen onu yavrukurt yapacak. Ama niye?..
‘Ne dedi baş öğretmen?’
‘Dört adet yavrukurt seçin dedi size.’
‘Kimler arasından seçin dedi peki?’
‘Akıllılar ve..’
‘Evet?’
‘Ve...’
Kulağıma yapışıyor;
‘Evet?.. Ve?..’
‘Uslular.’
Büktükçe büküyor kulağımı. Bir yandan da soruyor sürekli;
‘Ve?..’
‘Çalışkanlar arasından...’
Kulağımı bırakıp tokat atıyor.
‘Kendini bil.’
Bir tokat daha...
‘KENDİNİ bil!’
Bir tokat daha.
‘Kendini BİL:’
Onlarca çift göz.. Çoğu kız gözü.. Bizi izliyor.
‘Geç otur yerine.’
Bir yerlerim acıyarak oturuyorum yerime.
Sınıf bana bakıyor gülümseyerek.
Bazı zamanlar; bir ses ya da bir koku duyduğumda, ya da o an gördüğüm bir fotoğraf, bana o günü hatırlattığında, hep acır o gün acıyan bir yerim. Bu olayı dile getirebilecek derecede kaşarlanmış, hatta küflenmiş gibi görünsem bile acır işte.. Ama neresi tarif edemem. Hani der ya doktorlar; ‘Yara kapanmış ama üstüne bastırmayın.’
Bir yer var işte; neresi tam belirleyemediğim, içimin derinliklerine, bastırdıkça çığlık atan...
Her neyse...
O gün; benim şu anki oluşmuş halimin önemli nedenlerinden birini belirleyen çok önemli bir gündü.
O gün hiç yaşanmamış olsaydı.. Hastalanıp okula gitmemiş olsaydım mesela, ya da öğretmenimiz gelmemiş olsaydı o gün.. ben şu anki ben olmazdım sanırım. Şu anki ‘ben’ in  oluşumunu sağlayan çok önemli, çok istisna bir gün o gün. Diğer bir sürü benzeri gibi, özel bir gün.
O halde şükür mü etmeli o güne acaba?..

İkinci günün tarihini hatırlıyorum ama..
O gün Kennedy öldürülmüştü. Üçüncü sınıftaydım. Yavrukurt tokatını yememden bu yana hayli zaman geçmişti sanki. Asırlar kadar uzun bir zaman.
O gün, her günkü gibi yastıklı annane profiliyle başlamıştım yeni ama yeniliksiz bir güne. Sonrası da hep aynıydı zaten. Okul, ev, kavga dövüş..
Bütün sınıf ağlıyordu o gün Kennedy için. En çok da sınıfın en çalışkanı, öğretmenin göz bebeği o şişko kız ağlıyordu. Daha doğrusu ağlamıyordu. Parçalıyordu kendini. Oluk oluk süzülüyordu gözlerinden yaşlar.
Sonrası da hep aynıydı zaten. Okul, ev, kavga dövüş..
Ve ben o gün, o şişko kızın haline güldüğüm için öğretmen tarafından cezalandırılmakla kalmayıp, vatan haini(!) ilan edildim. Yaramazlık yetmemiş, Kennedy’ nin ölümü nedeniyle kendini parçalayan beyaz donlu şişko kızla alay ettiğim için, vatana ihanet edenler sınıfına dahil edilmiştim artık. Ve de artık değil yavrukurt, elma kurdu bile olamazdım.
Bu müstesma günün mesebbibi olarak o şişko kızı gördüğümden midir nedir, beyaz donunu gördüğüm günü hayatımın hiçbir döneminde ‘Özel Günler’ listesine dahil edemedim.


İkinci Raslantı
Saat sabahın altısı. Az önce tuhaf bir rüya ile uyandım. Orta ikinci sınıftaydım düşümde. Kolej sıraları.. Yer müzik derslerini yaptığımız özel dersane. Çatık kaşlı, höt zöt müzik hocasısının gözleri tüm düş kadrajımı işgal etmiş durumda. Adam o irkilten sesiyle ‘müzik ruhun gıdasıdır’ diyerek kulağımı çekerken; Beethowen, Mozart, Schuman, Schubert, Çaykovski ve de bilcümle mermer müzisyen büstü; ellerinde sopalar; ifadesiz, ruhsuz, ve de mutsuz bir kararlılıkla bana ‘manastırın ortasında’ isimli türküyü öğretmeye çalışıyorlar. Başka da bi bok bildiklerri yok zaten bu adamkların. Manastırın ortasında bir havuz mu ne varmış. İyi de ben zaten biliyorum bu türküyü. Üstelik öylesine gizli bir öğrenci nefretiyle doldurulmuş ki o ünlü büstler, neredeysde türküyü söylemekten sıkılıp zevzeklik yapmaya başlıyorum diye üzerime atlayıp parçalayacakla,r onüç yaşındaki çocuk ‘ben’i..
Derken okkalı bir tokat yapıştırıyor müzik öğretmeni enseme.
‘Nota defterin nerde?’ diye gürlüyor.
‘Özür dilerim hocam. Bu gün müzik dersi olduğunu unut..’
Bir tokat daha.
Korkuyla karışık onur kırıklığı içersindeyim düşümde.
Sınıfın bütün kızları bizi izliyor.
Ağlamaya başlıyorum. Ve bir tokat daha yememek için yalvarıyorum müzik öğretmenine.
‘Özür dilerim öğretmenim.’
Sınıfın bütün kızları bizi izliyor.
Bir tokat daha.
‘Lütfen öğretmenim.’
Beethowen, Mozart, Schuman, Schubert, Çaykovski.. ve de sınıfın bütün kızları bizi izliyor.
‘Özür dilerim.’
Sonra ceketinin cebinden cüzdanını çıkartıyor müzik öğretmeni. Metal bir ikibuçuk lirayı önüme fırlatıyor, ‘Al.’ diyerek. ‘Babanın parası yoksa defter paranı ben vereyim.’
Sınıfın bütün kızları bizi izliyor.
Yan dönüyorum yatakta...
Sonra tam ağlarken öğretmene hafif yan dönerek sınıftaki kızlara bakıyorum.
Hepsi beni izliyor.
Öğretmene çaktırmadan, sanki bütün bunlar benim tasarladığım bir mizansenmişcesine ve sanki amacım öğretmenden para almakmış ve de bunu yüksek zeka seviyem ve dahiyane planımla başarmışım edasıyla göz kırpıyorum sınıfın kızlarına.
Düşümde, sahne çalıp seyirciye doğru oynamayı o gün öğrendiğimi fark ediyorum.Oyunculuğa adım atmadan önce işin esnaflığına kaçtığımı, allahtan daha sonra bu alışkanlığımı kolayca yenmeği başardığımı düşünüyorum, yarı uyanık bir biçimde.
Ve tektrar dalıyorum uykuya.
Eğiliyorum ve öğretmenin önüme fırlattığı parayı alıyorum yerden.
‘Teşekkür ederim öğretmenim.’
Gülüyor kızlar.
Bense bir nebze onurumu kurtardığımı sanmış olmalıyım ki, korkmuyorum artık bundan sonra gelecek olan tokatlardan. Ve bol bol dayak yiyorum uyanana kadar.
Uyandığımda ise geçmişte yaşanan bir olaydan ötürü duyduğum acıyı değil, mesleğimi düşünüyorum.
Ya hala sahnede esnaflık yapıyorsam?
Ne ayıp.
Sonra kalktım yataktan. Üç sigara, üç çay, bir kahve eşliğinde o yılları düşünmeğe başladım. O talihsiz olaydan sonra ifrit olmaya başlamıştım müzik hocalarına. Müziğe olan tutkum ve hocalara olan nefretim ter orantılıydı. Onca dayağa rağmen, her ne hikmetse, hala seviyordum melodileri. Oysa o dayak başlangıçmış meğer.
Ertesi yıl gene orta ikinci sınıftaydım. Eski sınıfın kızları sona geçtiklerinden eteklerini kısaltıp naylon çorap giymeye başlamışlar ve artık gülmez olmuşlardı eski arkadaşlarına. Müzik hocamız da değişmişti. Necla hanım. Gayet sakin, bol süslü, kalın dudaklı, gül kırmızısı rujlu, güzel kokulu bir kadındı. Ve de hafif geçkinceydi Necla hanım. Okul dedikodularına bakılırsa hiç de evlenmemişti.
Böylelikle bir sene önce kadığımız yerden, yani manastırın orta yerinden, Necla hanım eşliğinde, yeni baştan başlamıştık türküye, benden bir yaş küçük yeni sınıf arkadaşlarımla birlikte.
‘Manastırın ortasında var bir havuz.’
Koskoca bir ders yılı ve gene aynı türkü.
Delirmemek işten değil.
Gene aynı dersanede yapıyorduk müzik derslerini. Mekan ve ben aynıydık anlayacağınız. Sadece talebeler ve öğretmen değişmişti.
Beethowen, Mozart, Schuman, Schubert, Çaykovski, ve Necla hanım ve de ben ve de çömezler..
Dersi terlikleriyle yapıyordu Necla hanım. Biz talebeler, tenefüs sırasında dersaneye girerek pencereleri açıp bizden önceki sınıftan kalan karbon dioksiti dışarıya boşaltır, tahtayı siler, sıraları düzeltir ve Necla hanımı beklemeye koyulurduk. O ise ayağında şık terlikleri, elinde çamlıca sığarası, diğer hocalarla sohbet ederek derse giriş zilinin çalmasını beklerdi.
Siyah rugan çizmeleri vardı Necla hanımın. Dürekli dersane kapısının yanındaki
dolapta dururdu siyah rugan çizmeler. Son dersin bitiminde okul terliklerini çıkartır, çizmelerini giyer, makyajını tazeler, mantosunu eline alarak, salına salına çıkardı okuldan..
Ders yılını ortalarıydı sanırım. Gene böyle bir gündü.. ve biz kolej talebeleri, ruhumuzu müzikle temizlemek amacıyla dersaneye çeki düzen vermeğe çalışıyorduk. Kızlar işi abartarak piyanonun tozunu falan alıyor, erkeklerse sıraları düzeltiyolardı.
Ben mi?
Benim gözlerim kapı kenarındaki dolaba takılmıştı nedense. Arkadaşlarım telaşla hazırlık yaparken usulca kapı kenarına süzülüp açmıştım dolabı. Orada duruyorlardı işte. Bir çift siyah rugan kadın çizmesi. Yeni kızlara kahkahalar attırabilmek için bundan uygun aksesuvar olabilir miydi?
Hemen kapmıştım çizmeleri. Ayakkabımılarımı çıkartarak geçirmiştim ayağıma ve dikkat çekmek için bağırmaya başladım;
‘Bayanlar baylar, karşınızda Tom Mix!’
Kızlar gülmeğe başlamışlardı tabi. Erkekler de.. Daha doğrusu bütün sınıf.. İyi iş başarmıştım doğrusu.
Necla hanımın gelmesine yakın, gösterimi tamamlayarak ayakkabılarımı tekrar giymiş, ayağımdan  çıkardığım aksesuvarı da, artık onlara ihtiyacım kalmadığından olmalı, fırlatıp atmıştım kapı kenarına.
Necla hanım sınıfa girdiğinde toparlanarak ayağa kalkmıştık.
Ve de salına salına girmişti sınıfa alımlı müzik hocamız Necla hanım. Girer girmez de görmüştü kapı köşesinde gelişigüzel atılmışcasına duran çizmelerini.
‘Kim çıkardı bunları dolaptan?’
Sessizlik.
‘Kim çıkardı bu çizmeleri dolaptan?’
Sessizlik.
‘Size soruyorum..’
Kurtuluş yok. Bir daha tekrarlarsa kesin ispiyonlayacaklar. Üstelik dürüstlük – ya da öyle görünmek – genellikle işe yarayan, yaramasa da hasarın asgariye inmesini sağlayan bir özellik.. ya da davranış biçimi.. ya da taktik.
Bir an tereddüt ettikten sonra fırlamıştım ayağa.
‘Ben çıkardım hocam.’
Vay be..
İşe yaramıştı işte.
Necla hanım bir an kızgın bir ifadeyle yüzüme bakmış, sonra böyle beklenmedik ama erdemli bir davranışı karşısında öfkesini bastırmak zorunda olduğunu hissederek yumuşamış ve şöyle demişti.
‘Saklamadığın için bu seferlik bir şey demiyorum. Şimdi onları yerden al ve tekrar dolaba koy.’
Saygılı bir biçimde yapmıştım denileni. Gurur doluyu içim. Hem gösterim başarılı olmuş hem de hiçbir ters tepkiye maruz kalmamıştım. Öyleyse güzel bir fırsattı bu. Tutmuştu iş. Öyleyse devam etmeliydim.
Ertesi hafta...
İkinci perde hiç beklenmedik bir biçimde son buldu ertesi hafta.
Tam bir hafta sonra, kolejin orta ikinci sınıflarının C şubesi, yani bizim takım, gene sınıfa erken girererk temizlik yapmaya koyulmuştu. Bense ikinci perdenin ön hazırlıkları içersindeydim. Aksesuvarlar dolaptaydı. İlkin onları almak gerekiyordu. Öyle de yapmıştım. Çizmeleri dolaptan çıkartarak bu sefer ayağıma geçirmek yerine elimde sallamaya başlamıştım.
Dürtüşerek gülüşmüştü iki kız, beni göstererek.
Sonra diğerleri de katıldılar onlara.
Gidişat mükemmekdi. Herkes işini gücünü bırakmış, ilgiyle beni izliyordu.
Hani sanhnede de ‘bokunu çıkarmak’ derler ya ölçüyü kaçıran oyunculara, ben de aynen o durumdaydım. Charlie Chapplin’ in üzerinde dünya olan balonla oynaması misali oynuyordum müzik öğretmenimizin siyah rugan çizmeleriyle. Havaya fırlatıyor, kafa atıyor, vole çekiyordum kendimden geçmiş bir durumda. Sonunda öylesine fazla ilgi çekmiş olmalıyım ki, şöhret sarhoşluğu içersinde kendime hakim olamayıp çizmelerden tekini dördüncü kat dersane penceresinden okul bahçesine fırlatmıştım.
Aman tanrım. Sınıf şaşkınlık içersinde. Müthiş bir ilgi. Anlatılmaz bir keyif.
Derse giriş zili çalınca da gösteriyi bitirmiş, reveransımı yaparak alkışımı almış, ve de hiçbir şey olmamış gib, öbür çizmeyi dolabına koymuştum.
Salına salına girmişti sınıfa Necla öğretmen, her zamanki gibi. Sınıfı selamlamış ve bir kuğu edası içersinde oturmuştu piyanosunun başına.
‘Yirminci sayfa.. Manastır.’
Her şey tasarladığım gibi gidiyordu, ta ki o zıpır jurnalcinin Necla öğretmeni az önceki gösterimle ilgili bilgilendirmesine kadar. Kadın tam tam dolgun parmaklarını tuşlara dokundurmaz üzereyken sınıfın önlerinden tiz bir ispiyoncu çığlığı yükselmişti;
‘Öğretmenim çizmeniz.’
Sessizlik.
‘Ne olmuş çizmelerime?’
Sessizlik.
Ani bir şüpheyle kalkmıştı sandalyesinden Necla öğretmen. Hışımla kapının yanındaki dolaba gitmiş, kapağı açmış ve boynu bükük halde tek başına duran siyah rugan çizmesini görerek sınıfa dönmüştü;
‘Nerde bunun teki?’
Sessizlik..
Ardından bana dönen bakışlar..
Çare yok. Dürüstlük planı tekrar devreye sokulacak.
Giyotini kabullenmiş bir kahraman edasıyla yerimden kalkmış, önümü iliklemiş ve şöyle deiştim kararlı bir biçimde kadının gözlerine bakarak;
‘Bahçede öğretmenim. Ben attım. Şaka olsun diye.’
Sessizlik.. tedirdin bakışlar.. kızlar..
‘İyi.’ Demişti Necla öğretmen ardından, kararlı bir tonla. Ve sürdürmüştü konuşmasını;
‘Git getir.’
Kapıdan çıkmak üzereyken de eklemişti;
‘Gelirken bir de uzun cetvel bul bana.’
Gidişat kötüleşmişti birden. Dayak kaçınılmazdı. Ve de ikinci perdenin finalinde dayak yemek bütün bir temsilin fiyaskoyla neticelenmesi demekti. Öyleyse gidişatı yeniden rayına oturmak için bir şeyler yapmalıydım. Ne yapabilirdim ki? Battı baalık misali gösterimi doğaçlama bir biçimde sürdürmeye karar verdim. Dürüstlük işe yaramazsa şaklabanlığa dönmeli. Hatta abartarak sürdürmeli şaklabanlığı.
Elimde çizme teki dersaneye dönerken tuvalet kösesine atılmış kırık bir sandalye çarpmıştı gözüme. Sınıfa girerken se bir elimde çizme, diğerinde ise kırık sandalye ayağı vardı. Komiklik olsun diye.
Laubali bir tavırla uzatmıştım çizmeyi Necla hanıma’a;
‘Buyru öğretmenim.’
Sonra da sandalye ayağını uzatmıştım;
‘Bunu da buyrun. Cetvel bulamadım ama işinize yarar diye bunu getirdim.’
Tabi gülmeğe başlamıştı sınıf.
Necla hanım ne mi yapmıştı?
Sandalye ayağını elimden kaparak indirmişti kafama. Sonra bir daha vuermuştu. Bir daha.. bir daha.. Sürekli küfür ediyordu vururken. İş zıvanadan çıkmıştı artık. O küfür ettikçe ben de karşılık veriyordum.
‘Eşşoğlueşşek.’
‘Babandır.’
‘Karşılık verme!’
‘Sen de vurma!’
‘Hayvan!’
‘Sensin.’
Ölüm dansına başlamıştım artık. Hiçbir şey umurumda değildi. Komedi trajediye dönüşse bile, baş aktör yaşı küçük de olsa performansını zerre kadar düşürmemişti.
Kan içende kalmıştı kafası, elleri, yüzü küçük aktörün. Kadın hırdını alamıyor vurdukça vuruyordu. Aktör çocuk karşılık verdikçe de artırıyordu vuruşlarının şiddetini. Sus pus olmuştu sınıf.
Dehşetle bizi izliyordu otuz çift göz.
Nihayet yorulmuştu kadın. Elindeki sopayı fırlatarak terketmişti sınıfı.
Küçük aktörse kan revan içersinde çökmüştü sıralardan birine. Aktör çocuk.. Küçük aktör.. Yani ben. Bütün kızlar toplanmıştı çevrenme. Bazıları halime acıyarak ağlamaya başlamıştı. Kurtarmıştım şovu. Üstelik gözyaşı da katmıştım işin içine. Hatta hayran olmuştu belki  de kızlar, yürekli karşılık verişlerime. Kim cesaret edebilirdi ki öğretmene ‘babandır’ demeye? Ben hariç hiç kimse.
Babam turnedeydi. İstanbul’ da. Ve ne tesadüftür ki o gün okulda veli toplantıssı vardı. Ben sopa darbeleri altında isyancıları oynarken anneannem evde tayyörünü giyinmiş, rujunu sürmüş, torununu öğretmenlerine hoş ve bakımlı görünebilmek için ayna karşısında saç kıvrımlarının son rötuşlarını yapıyordu.
Ve küçük aktör yaka bağır perişan, kafa göz mosmor bir halde okul kapısından çıkarken, anneannesi okul koridorlarında toplantı odası arıyordu. Sınıflardan birinin kapısına iliştirilmiş bir  dosya kağıdına ilişmişti gözü anneannenin. Şöyle yazıyordu kağıtta;
‘Müzik öğretmeni Necla Irvalı’ nın görüşme odası.’
‘Nasıl olsa diğer öğretmenler tembel diye yerin dibine sokacak, bari müzikçiyle başlayayım da gelir gelmez moralim bozulmasın’ düşüncesiyle girdi kapıdan içeri.
Necla hanım dört asprin, bir yatıştırıcı ve bir şişe limon kolonyasından sonra az da olsa toparlanmış bir vaziyette oturuyordu kürsüsünde.
Anneannem bütün asaleti ile saygı içersinde yaklaştı kadına.
‘İyi günler efendim. Ben iki C sınıfından Civan’ ın anneannesiyim.’
Anneannem taş kesilmiş birbiçimde Necla hanımın haykırışlarını dinlerken, bendeniz küçük aktör de kendisine sahip çıkacak birilerini bulmak için sokak sokak dolaşıyordu. Ne yapmalıydı küçük aktör? İntikamını nasıl almalıydı? Ya okuldan atarlarsa? Ya babası duyacak olursa? Bir sürü cevapsız soru. Sonunda şarapçı eniştesine danışmaya karar verdim. Bitap bir halde tuttum büyük eniştenin yolunu.
Sosyal sigortalarda danışma memuruydu enişte. Son birkaç yıldır bu işteydi. Daha önce yapmadığı iş kalmamış ama şarap tutkusu ve durdumduymaz ve kabadayı tavrı hep kovulma nedeni olmuştu. Sabah kalkar kalkmaz başlardı şarab. Günde en az sekiz şişe. Sekiz şişe Dimnit şarabı. Bütün maaş şaraba giderdi. Kira ise karısının ablası tarafından ödenirdi. Yani anneannem tarafından. Anneannem kızkardeşi sefalet çekmesin diye emekli maaşından artırarak öderdi büyük eniştelerin kirasını. Aneannem ödeyemediği zaman da mahkemelik olurardı ev sahipleriyle. Bütün evlerinden böyle taşınmışlardı Nono’m ve büyük eniştem. Mahkeme kararıyla..
Okuldan perişan bir halde çıkıp bir süre avare avare dolaşmıştım, sokak sokak. Sonra da dediğim gibi, çareyi boklu derenin karşı sokağında, bir apartman zemininde yaşayan enişteyi ziyarette bulmuştum.
Anneannem okul bahçesinde, çevresinde eli kolonyalı başka veliler olduğu halde baygınlık geçirirken ben büyük enişteye uğradığım haksız saldırıyı anlatıyordum.
‘Sen hiç merak etme.’demişti büyük enişte, şarabını fondipleyerek, ‘Hadi toparlan. Karakola gidiyoruz.’
Ben ve büyük enişte tutmuştuk karakolun yolunu, anneannem okul revirinde tansiyonunu ölçtürürken.
‘Çok yüksek.’demişti anneannemin tansiyonunu ölçen okul hemşiresi, ‘bir şeye mi üzüldünüz?’
‘Bu çocuk....’ diye cevap vermişti anneannem inleyerek, ‘Bu çocuk ölümüme sebep olacak.’
Babacan komiser merhum Hulusi Kentmen’ e model olabilecek tipte bir adamdı. Orta yaşlı, tok sesli, otoriter ama müşfikti.
‘Kim getirdi seni bu hale?’ diye sordu küçük aktöre kan ve tere bulanmış saçlarını temkinli bir biçimde okşayarak.
Çocuk elindeki şarap ve tütün bulamaçlı pamuğu başına bastırmış, el pençe duruyordu komiserin karşısında. Evden çıkmadan önce eniştesi hazırlamıştı şarap ve tütün bulamaçlı pamuğu. Hem kanı durdurur hem de mikrobu öldürürmüş. Öyle demişti hazırarken.
Enişte de el pençe divandı komserin huzurunda. Boynuna fular niyetine karısının çiçekli eşarbını bağlamıştı kravat niyetine, hem aristokrat görünsün hem de emniyet güçlerine duyduğu saygı belli olsun diye. Beyaz ama kirden grileşmiş eski bir ceket vardı üstünde.
‘Öğretmeni komserim.’ diye atıldı enişte. ‘Öğretmeni dövmüş.’
‘Vay vicdansız vay.’ diye gürlemişti komser amca o tok sesiyle. ‘Çocukları teslim ettiğimiz insanlara bak.’
‘Üstelik kadın.’ diye cevap vermişti büyük enişte, ‘üstelik paralı okul.’
Nihayet tutanaklar tutulmuş, ifadeler alınmış, dilekçeler verilmiş ve de zavallı anneanne müzikçiden başka hiçbir hocanın yüzünü göremeden, per perişan bir halde evine gelerek kendini sedire attığı sıralarda, küçük aktörle büyük eniştesi, komiser amcanın yönlendirmesiyle Ulus otobüsüne atlayıp, hükümet tabipliğinin yolunu tutmuşlardı. Niyetleri küçük aktöre uğradığı darp nedeniyle birkaç günlük rapor alarak hocayı mahkemeye vermekti.
‘Ya babam duyacak olursa?’

‘Duyacak olursa’ ne demek, elbet duyacak.
‘Ya babam duyacak olursa enişte?’
‘Duyacak tabi. Haksız mısın yani? Eğer korkuyorsan işin o kısmını bana bırak.Ben anlatırım babana.’
Enişte de ne inanılır adam hani. İşin o tarafını ona bırakacakmışım. Söyleyen şarapçı büyük enişte olduktan sonra, o ne kadar beni haklı göstererek anlatırsa, babam işin onun anlattığı gibi olmadığına o kadar çok inanacak. Ben işin çizme faslını anlatmamıştım ki eniştenme. Sadece öğretmenin durupduruken saldırdığını söylemiştim.
Sonuçta olayı bütün detayı ile öğrenmişti babam. Ben anlatmıştım. Olduğu gibi bilmesinin daha doğru aacağını düşünmüştüm. İki yıl önce bir filme gitmiştik babamla. ‘Yaşamak istiyorum.’ Orada mahkum kadın doğruyu söylemediği için idama mahkum oluyordu. Tam böyle değildi ama ben o şartlarda böyle bir sonuç çıkarmıştım filmden. Doğruyu söylemezsem sonuç beklediğimden de ağır olabilirdi. Üstelik biraz araştırsa, ya da öğretmenle konuşacak olsa öğrenecekti nasılsa işin aslını. Apaçık anlatmıştım babama, apar topar Ankara’ ya döndüğünde. Kızacağını ummuştum bana ama hiç de düşündüğüm gibi olmamıştı. Çok öfkelenmişti babam öğretmene. Ne kadar hatalı olursam olayım eğitimin bu biçimde olamayacağını söylemişti telefonda avukatına.
İş dallanıp budaklanmıştı sonunda.
Avukatlar, şikayetler, mahkemeler derken okul disiplini bana yaptıklarımdan ötürü bir aylık tart cezası vermişti. Öğretmeni ise başka bir okula nakletmişlerdi.
Mahkeme süreçinde başmuavin odasına çağıtmıştı beni.
‘Otur evladım’ diyerek yer göstermişti. Her zaman dayak yemek için girdiğim odada bana yer gösterilmesi çok hoşuma gitmişti. Niyeti pazarlık etmekti muavinin. Daha doğrusu o zamanki aklımla böyle düşünmüştüm. Aslında bir meslekdaşını dertten kurtarmaktı niyeti. Babam şikayetini geri almazsa ceza verbilirlerdi öğretmene.
‘Bak evladım’ dedi muavin, ‘Ben bu dayağı onaylamıyorum elbet. Ama işi uzatmanın bir anlamı yok. Şikayetinde babana da küfür ettiğini söylüyorsun. Bunlar ağır ithamlar.’
Bir muavinin benimle böylesine pazarlık kokan bir konuşma içersine girmesi tarifsiz haz vermişti. Kendimi James Bond filmlerinde sanmıştım o an. Kahraman ajan ve bir devlet başkanı masaya oturmuş çekişiyorlar.. Komedi trajediye, trajedi de gerilimle karışık acvantüre dönüşmüştü nihayetinde. Sanırım yara alsam bile ayakta kalmış ve başarıya ulaşmıştım. Okul biribirine girmişti. Muavin odasına buyur edilerek adam yerine konmuştum. Ve de en önemlisi, kahramanca göğsümü siper etmiş ve lise kısmı da dahil olmak üzere hiçbir babayiğitin katlanamayacağı bir dayak yesem bile, o günden sonra okul bahçesinde şanım alıp yürümüş, bir efsane haline gelmiştim.
Bundan da önemlisi, babası küçük aktöre sahip çıkmıştı. Demek ki başı bir daha derde girecek olursa, sarhoş eniştenin evinin yolunu tutmasına gerek kalmayacaktı. Demek ki yalnız değildi hayatta küçük aktör.
Bu gün elli yaşındayım.
Ve belki epeyce bir geç olacak ama.. umarım hayattasınızdır değerli öğretmenim. Bana Beethowen’ i, Mozart’ ı ,  Schuman’ ı, Schubert,’ i, Çaykovski’ yı ve de bilcümle güzel ruhlu ve de özel insanı öcü olarak gösteren siz değildiniz. Ama çocuktum.. ve bilemezdim kimin ne olduğunu. Sadece yerlede yuvarlanan onurumu bir nebze olsun ayaklandırmaktı niyetim.. ve de kendimce sempatik görünmek... Sizden.. özür dilerim.
Ne sabahmış be.
Niye böyle uyandım ki?..
Sırası gelmişken adı Necla değildi öğretmenimin.
Yaşıyorsanız ellerinizden öpüyorum..
Yaşamıyorsanız eğer, beni bağışlamış olmanızı diliyorum.

 

 

 

                                  Karaladıklarımdan..
                                   

info@civancanova.net

 

[civan canova]
[
index]
[
Özgeçmiş]
[
Oynadıklarım]
[
Oynanan Oyunlarım]
[
MAHİR CANOVA]
[
Annem]
[
kardeslerim]
[
Albüm]
[
Benim Sakladıklarım]
[
Karaladıklarım]
[
Üşümek]
[
Bir Yılbaşı]
[
Haiku Özentisi]
[Özel Bir Gün]
[
Köfte Yürek]
[
ÇITIRKIZ]
[
Kısacık Bi Oyun]
[
Tuna'nin Korsanlari (Yeni)]
[
Yitirdiklerim]
[
Son sayfa]