Tiyatro

 

    Tuna’ nın Korsanları

 

 Çocuk sahibi değilim maalesef... Ama hep istedim bunu... İstedim istemesine de, çocuğa ayırmam gereken yılları cin toniğe ayırdım. Aklım başıma geldikten sonra doğmaya hazırlananlar ise; ‘Şimdi sırası değil.’, ‘Hele işler bi yoluna girsin...’, ‘Etraf ne der?’ gibilerden kişisel ve geleneksel bencillikler; yani  aslında sudan bahaneler nedeniyle dünyaya gelme fırsatı bulamadılar. Çok üzüldüm onlara kavuşamadığım için ama yapacak bir şey yoktu. Kendi salaklığıma kader deyip çıktım işin içinden. Fazla da muhasebesini yapmadım bunun...

 Oysa delikanlı çağlarımda, sanki çocuğu garantilemiş gibi, şu an içinde bulunduğum zaman diliminde torunlarımla arkadaşlık ettiğimi hayal ederdim hep...

 Neyse ki kardeşlerim, yeğenlerim ve dostlarımın bebeleri bu açığı kapattılar nispeten...

 Erkek kardeşim Kanat’a masal anlatamadım çünkü o çocukken ben de küçüktüm. Birlikte oyunlar oynadık. Masal işi Kumru’ yla başladı. Sonra sürdü gitti işte...

 Bir de Tuna çıktı karşıma bu yaz başı. Zaten üç yıldır tanışıyorduk ama bu yaz dost olduk.

 Keşke uzaklarda büyümeseydi de, yaz boyu Tuna’ ya anlattığım masalları yeğenim Waylon’a da anlatabilseydim.

 Buna da “Kader” deyip avunmaktan başka çare yok.

 İlerde inşallah…

 

 “Aman nazar değmesin, burada çok mutluyum.” dedi Zühtü, yaz başında.

 Geçen yazdan beri görüşmemiştik.

 Oturduk Selo’ nun restoranına, yazı kutlamaya...

 “Aman şeytan kulağına kurşun.” diye mırıldandım, hem onun için, hem kendim için…

 Tahtalara vurduk…

 Mayıs ortasıydı. Gümüşlük’ e geleli birkaç gün ya olmuş ya olmamıştı.

 Huzur, doğa sesleri, begonviller, deniz kokusu…

 Ve de aylaklık.

 En tehliklisi de bu işte...

 Yapacak hiçbir şey bulamadan aylar boyu begonvilleri izleyip doğa seslerini dinlemeye kalkacak olursanız, o hiç bitmemesini dilediğiniz huzur, yerini birdenbire farklı duygulara bırakabilir. İçiniz içinize sığmazken giderek her şeyden sıkılmaya başlıyabilirsiniz. Bedbinlik, mutsuzluk, sıkıntı art arda çalabilir kapınızı.

 Bunun sebebi defalarca aynı günün yaşanması olmalı. Aynı saatte kalk, aynı saatte denize bak, aynı saatte bir şeyler atıştır, aynı yüzlerle aynı sohbetleri yap ve de hep huzurlu olduğunu düşün…

 Var mı böyle bir şey?...

 Çoğu insana lüks gelebilir bu durum. Ama herşey değişime göre programlandığına göre, hangi  insan beyni aynı şartlar içersinde mutluluk duygusunu sonsuza kadar (yani bütün bir yaz boyu) sürdürebilir?..

 Yok yok,  cennet diye tarif ettikleri yer bana göre değil. Tanrı saklasın cehennemlik olmak da istemem elbet. Şartlar ne olursa olsun, hani monoton bile gelse, kevser yudumlamak ateş yutmaktan iyidir. Yok yok gene de  cennet olsun ilk tercihim :)

 

 “Sıkılmak da fena bir duygu değil, insan bu sayede beynini stand-by durumuna getiriyor.” diye kendimi bir süre avutsam bile, durumun hiç de öyle olmadığını yaşayarak gördüm. Stand-by durumuna gelmiyorsunuz. Sadece hayat programınızı belirleyen esas konulardan uzaklaşarak mahalli dedikodulara ve ıvır zıvır işlere dalıyorsunuz.

     “Jandarma saat 02.00’ den sonra müziği yasaklamış!”

     “İsmi lazım değil  barda olay çıkarmış”

     “Turgutreis’ e alışverişe gitmeli.”

     “Tesisatçı temiz su borusunu patlatmış!”

     Derken her şey batmaya başlıyor...

   “Bu espriler Gümüşlük belediyesinin ağustos sıcağı nedeniyle sunduğu bir kamu hizmeti olsa gerek.”

    “Gene mi balık?”

    “Offf çok sıcak!”                                                                                                                 

    Ve de temmuz bitmeden;

    “Eylül gelse artık.”

 

 Mayıs ayı ortalarında karşılıklı çok mutlu olduğumuzu söylerken, ağustosu yaşamaya başladığımız günlerde şöyle mırıldanmaya başladık;

         “Ben çok sıkıldım.”

     Haziran ayı boyunca, daha önce başladığım oyunumu bitirdim. Sonra gene boş kaldım.

     Sonra Hira kardeşimizle birlikte senaryo yazıp, onun yönetiminde; Şerif, Nihat, Zühtü ve ben, “Portre” adlı bir kısa film yaptık, temmuzda o da bitti. Daha doğrusu topu topu bir haftamızı aldı. Sonra gene sessizlik, ‘ huzur ‘, begonviller, fotokopik sohbetler…

  İşte tam bu esnada Tuna yetişti imdadımıza. Bizi atıl bir yaz beldesinden çekip çıkararak başka bir boyuta götürdü. Kendi sınırsız hayal dünyasının kapısını araladı bazı koca bebeklere.

 

 

 Bazıları anlam veremedi konuşmalarımıza. Dostlarımızın çoğu ise sevgi dolu gözlerle izlediler Tuna’ yı, masalları dinlerken ya da kendince canlandırırken...

 Hikayeyi minik Tuna başlattı. Sonra dallanıp budaklandı, koca bir dünya çıktı karşımıza. Korsanlar, dört direkli yelkenliler, duygulu yunuslar, misafirperver penguenler, zeki kuşlar…

 Yaz boyunca sürekli sorular sordu. Sıkıldığım anlar olmadı değil... Ama hiçbir zaman “Sus artık.” diyerek susurmadım onu. Öylesine havaya giriyordu ki, onu susturmanın o minicik sağ beynine balyoz indirmekten farkı yoktu benim için... Kıyamadım.

 Yaz boyu ona verdiğim sözü tuttum. Her gün belli bir saatte ‘dedem’ in kitabından tek bir macera anlattım.

 

foto: Murat Ateş

foto: Ceren Aksan

 “Korsanlar hala var mı?”

 

“....”

  “Ona korsanların artık kılık değiştirdiğini söyleyemezdim. Kılıç yerine yalana başvurduklarını, ganimetlerini haydut denizcileri bertaraf ederek değil de kitleleri zehirleyerek elde ettiklerini anlatamazdım. Hedefleri düşman gemiler ve gemicilerle sınırlı değildi ki çağdaş korsanların... Tatlı dilliydiler. Zehirlerini farklı ve cazip ambalajlarda sunuyorlardı masumlara. Lüks arabalarda dolaşıyorlar, insanların gözlerine baka baka yalan söyleyebiliyorlar, amaçlarına ulaşmak uğruna kahramanca mücadele etmek dışında her yolu deniyorlardı. Ganimet için her yol mubahtı artık.”

  “Korsanlar hala var mı?”

   Sustum.

  Onun dünyası kirlenmemişti henüz. Ve de kirlenmemeliydi.

  Tuna büyüledi bizleri..

   Derken bi baktık, hepimiz korsan olmuşuz.

“Korsanlar kötü müdür?”

“Bizimkiler iyi kalplidir.”

   Öyle ya… Servetini çoculara boyalı şekerler, zehirli oyuncaklar satarak elde eden insanlık düşmanı çağdaş korsanların yanında bizimkiler sudan çıkmış ak kaşıktılar.

  Kimseyi öldürmedi bizim hayali korsanlarımız yaz boyunca... Başkalarının malına göz dikmedi. Uzak diyarları dolaşıp eski definelerin ve batık gemilerin peşine düştüler sadece. Balıklarla , kuşlarla, atlarla, köpeklerle, kedilerle bir arada yaşadılar. Tüm canlılarla dost oldular. Kötülere aman vermediler. Zayıfları korudular. Yaşadıkları süre boyunca hep iyi insan olmaya çalıştılar. Yaptıkları hataları tekrarlamamak için, başlarından geçen her maceradan kendilerince dersler çıkardılar.

   Nasıl mı başladı korsan masalımız?

 Arkadaşımız Güven’ le Didem’ in oğlu Tuna, hamakta sallanıyordu bir gün.

Biz aramızda konuşma fırsatı bulamıyorduk çünkü devamlı bizlere saçma gelen sorular soruyordu.

 “Koranlar nerede yaşar?”

 “Nasıl savaşırlar?”

 “Nasıl giyinirler?”…                   

 

 Gözlerini kapatmasını söyledim Tuna’ ya...

 

                                                

 “Şimdi...” dedim, “Bir korsan gemisinin güvertesindesin… Gemi tıpkı senin hamakta sallandığın gibi sağa sola sallanıyor. Sen dümendesin. Bütün tayfalar görev başında. Tepenizde şimdiye kadar hiç görmediğimiz bembeyaz kanatlı kuşlar uçuşuyor.. ”          

 

Tuna uzun süre açmadı gözlerini. Komutlar verdi adamlarına.

Ertesi gün devam etti hikaye.

Artık eski bir korsan kasabasındaydık.

Çevremiz ünlü korsan Taşkıran’ ın zamanında kırdığı taş parçalarıyla doluydu.

Korsan yoncaları!

Uğurlu taşlardı bunlar. İyi kalpli korsanları – ve Tuna’ yı da tabi – kazalardan ve kötülüklerden korurdu.

Her gün için korsan saati belirledik kendimize. Öğleden sonra birkaç saat, ben güya dedemin kitabından okuduğum olayları Tuna’ ya aktarıyordum. Ünlü bir korsan olan dedem Aslanyürek son nefesini verirken bana o kitabı emanet etmişti. Orada korsanların bütün yaşadıkları yazıyordu. Ama ne yazık ki her gün bir sayfa okuyabiliyordum, çünkü çok eskiydi kitap. Sayfaları dağılmak üzereydi. İkinci sayfayı ansızın açarsam zarar görebilirdi. Bunu ne Tuna isterdi, ne de ben... (Böyle söylemeseydim günde 12 saat anlatmak zorunda kalabilirdim:)

Evde çeşitli araçlar hazırladım geceleri. Define haritaları, esir çıngırakları, dedemin borazanı, oku, define sandığının anahtarı…

 

                    

    Takma parmak.  (Malzeme: Dolap kancası, duş başlığı, seloteyp, yüksük, sprey boya ve ip. Ama Tuna, parmağı iyileşince onu burnuna takmayı daha uygun buldu :)

    Tuna’ nın parmağı geçen gün oturduğumuz koltukların kolluklarının arasına sıkıştı. Bastı çığlığı.. Kim olsa basar. Hemen yerden bir korsan yoncası bulup parmağına sürdük. Sanki o an geçiverdi bütün acısı. Ağlaması bıçak gibi kesildi. Gözlerime baktı gözleri yaşlı ama gülümseyerek.

    “Doğruymuş.” dedi. “İşe yarıyormuş korsan yoncaları.”

     Annesi bile çok şaşırdı bu duruma. Üstelik morarmıştı o minicik parmak.            

    Sonra denizin sol tarafında kalan Çapakgöz burnunun ötesindeki korsan hastanesinden bahsettim ona. Korsanlar için takma bacak, takma göz, takma parmak satan dükkanı anlattım. Akşamüstü ise evde imal ettiğim korsan parmağını götürdüm

     “Bu dedemin takma parmağı. Parmağın iyileşinceye kadar bununla idare et.” diyerek Tuna’ ya verdim. Çok sevindi. Günlerce takma parmakla dolaştı.

                                        

                                            

 

 Yazlık evin depo olarak kullanılan alt odası, rahmetli korsan dedemin odası oluvermişti. Seramik parçaları, musluk armatürleri, eski duş boruları da korsan araç ve gereçlerine dönüşüyorlardı giderek.

Duş borusu, kamış ve iplere sprey boya püskürterek dedemin silahını ve borazanını imal ettim. Nalburdan aldığım inek çıngırağını bir ipe takarak güya esirlere takılan esir çıngırağı yaptım. Çeşitli hayali korsan arkadaşlarımız oldu. Onların başından geçenler Tuna ile ikimize hayat dersleri verdi.

Long John Silver’ ın adı Tuna’ nın dilinde Longcilvır oldu. Öyle ya kaç bin yıllık Myndos şehrinin kalıntıları üzerinde oynuyorduk. Ne gerek vardı Long John Silver’ lara falan.

 

 

  Biz de özgün karakterlerimizi yarattık.

 Başta dedem Aslanyürek. (Tam sevgili Semir Aslanyürek’ e mail yazarken Tuna dedemin adını sordu. Böylece korsan dedemin adı Aslanyürek olarak belirlendi.)

 Sonra tam karşımızdaki Çavuş adasının ilerisindeki küçük adasında ‘korsan yoncası’ imal eden Taşkıran’ la tanıştık.

 Taşkıran’ dan vücut olarak daha zayıf olduğu halde her derdin üstesinden gelen İnatkıran.

 Aksiliği nedeniyle diğer korsanlar tarafından sevilmeyen ve bu yüzden iki maymunuyla birlikte tek kişilik minik korsan gemisinde yaşayan Fosgöbek.

Kısacık boylu Fosgöbek. Kısa ve kürdan gibi incecik bacakları var. Paytak yürüyüşlü. Göbeği bütün tekneyi kaplıyor. Sadece balıkla besleniyor ve dürbünüyle ufukları tarıyarak uzaklardan geçen korsan gemilerini gözlüyor. 

İkiz maymunları Tim ve Mim’ i esir gibi kullanıyor. Kürek çektiriyor, kırbaçlıyor, balık ayıklatıyor zavallılara. Bi pundunu bulsalar kaçacaklar ama...

Bir de doktorumuz var. Korsan doktor Keskingöz. Korsan hastanesi başhekimi. Korsanların her derdine deva buluyor. Onlara takma gözler, parmaklar, bacaklar takıyor.

 

 İyi bir amaç uğruna – sözgelimi birinin hayatını kurtarırken – herhangi bir organını kaybeden korsanlar ise bu yaptıklarından dolayı saygı ve sevgi görüyorlardı. Tıpkı Longcilvır gibi. Bizim ‘Long John Silver’ ımız sol bacağını bir arkadaşının korumak isterken kaybetmişti. Bu nedenle de saygı görüyordu.

Ama onlar gibi tahta bacaklı ya da çengel kollu olmak hiç de öyle özenilecek bir şey değil. Korsanlar çok acı çekiyor bir organlarını kaybettiklerinde. En iyisi hiç yara almamak.

 Longcilvır’ ın hala yaşamakta olan papağanı Venedit, tam 350 yaşında.

Dedemin ve Longcilvır’ ın çocukluklarını bile biliyor. Dedemle Longcilvır korsan akademisinde öğrenciyken en iyi dostları Venedit’ miş. Arasıra uğruyor bizim balkona. Akademinin en başarılı öğrencisi Tuna’ ya hediyeler bırakıyor.

Bir de plaket bıraktı geçenlerde, Tuna bir gün önce inadını kırmayı başardığı için.

İki gece önce ben Tuna’ lara gitmiştim akşam kahvesine. Tuna bir arkadaşındaydı. Sonra annesi onu almaya gitti. Gelmesine yakın ben balkona saklandım ve Venedit gibi sesler çıkartarak iyi geceler diledim Tuna’ ya. Çok heyecanlandı. Sonra o da iyi geceler diye bağırdı Venedit’ e, balkona çıkmadan. Beni görmedi. Ve odasına giderek güzel bir uyku çekti. Ertesi gün akşama kadar beni beklemiş sahilde, Venedit’ in geldiğini haber vermek için. Gece rüyasına da girmiş. Çok mutlu olmuş uyurken. Öyle dedi bana.  

Korsan akademisinde yüzme, taş toplama, define arama, kayık kullanma gibi temel dersler öğretiliyor. Ve de en önemlisi “iyi insan nasıl olunur?” sorusuna yanıtlar aranıyor.  “Korsan” kelimesi aslında denizlerde kanunsuz işler yapanlar için kullanılsa da, bizim korsanlarımız çok iyi yürekli ve cesur kişiler. Ve de her zaman iyilerin yanındalar. İyi yürekli korsanlarımız kötü korsanlarla savaşıyorlar.

  Kahramanlarımızı sayıyorduk..

Herkesin kılığına girebilen Lastiksurat ve tek gözünü savaşta kaybeden Çapakgöz… 

Sonra Yelkenkulak. Çok ünlü bir korsan. Pasifik savaşında sol kulağını kılıç kesince, doktor Keskingöz ona  yelken gibi bir kulak takmış. Çok uzaklardaki gemileri bile yelkenlerinin titreşiminden tanıyabiliyor. Hatta o gemilerin güvertesindeki konuşmaları bile dinleyebiliyor.

 Sonra, esirlerin arasına karışarak hazinenin haritasını çalmaya çalışan Toskafa. Korsan Fosgöbek’ in oğlu Toskafa.

Sonra denizlerin altı…

Babayunus.

Bir keresinde dedemi boğulmaktan kurtarmış Babayunus. Dedemin teknesi alabora olunca onu sırtına almış ve Amerika sahillerine taşımış.

                                                              

 

  O sahillererde babaannemle tanışmış dedem. Babaannem kızılderili benim. Kızılderili şefi Öfkelişimşek’ in kızı. Adı İncidiş. O bakmış dedeme günlerce, Babayunus sahile bıraktığında, kabilesinden ve babasından gizli.

  Sonra iyileşmiş dedem, babaannemi babasından istemiş ve de çok görkemli bir kızılderili düğünü yaparak evlenmişler. Dedem her sefere çıktığında karşılaşırlarmış Babayunus’ la. Birlikte şarkı söylerlermiş yol boyunca. Bir oğlu bir de kızı var Babayunus’ un. Oğlu Tuna ile aynı yaşta. Adı Duygulu. Kızı ise Tuna’ dan biraz daha küçük. Onun adı da Ürkek.

  Bir de Kılkuyruk var. Zıpır bir izmarit balığı. Minicik. Geçen gün tekne gezisi sırasında balıklara ekmek atarken gösterdim Tuna’ ya, Kılkuyruk’ u. Öbür balıklara tuzaklar kuruyordu atılan ekmeği paylaşmamak için. Arkalarından gizlice yaklaşarak onları korkutuyor sonra da mideye indiriveriyordu attığımız ekmek parçalarını. Ama kaptan abi azarladı Kılkuyruk’ u, o da korkup kaçtı teknenin altına. Diğer balıklar da rahat rahat karınlarını doyurdu.

  Bir de Hınzıryunus var, Lastikyüz’ e yardım eden yunus balığı. Lastikyüz diğer korsan gemilerine yetişmek istediğinde fırlatıyor halatı Hınzıryunus’a, o da müthiş bir hızla sürüklüyor gemiyi Lastikyüz’ ün istediği yere.

  Nereden mi öğreniyor Lastikyüz gemilerin yerini?.. Casus martısı söylüyor. Martının adı Müzevir. Bütün denizleri gezip saldırılabilecek gemileri tek tek bildiriyor Lastikyüz’ e.

  Lastiyüz papağanı ödüllendirmek için sürekli kuru balık taşıyor torbasında.

  Müzevir’ in en büyük düşmanı da iyilerin koruyucusu papağınımız Venedit elbette.

  Dün Tuna’ kendisine hediye getiren Venedit’ e bir teşekkür mektubu yazıp evlerinin balkonuna bırakmasını söyledim.

 ”Ben yazı yazmasını bilmem ki.’ diye cevap verdi.

  Bir parça kağıt ve bir kalem uzattım ve şöyle dedim ona;

“ Sen kağıdı karalarken aklından ona söylemek istediklerini geçir. O kağıdı aldığında senin çizgilerine bakarak kalbinden geçenleri okur.”

  Çok sevindi. Artık mektuplaşıyorlar Venedit’ le..

 Hikayeleri başından beri Tuna yönlendirdi.

“Senin deden korsan mıydı?” diye sordu bir gün.

“Evet. Çok ünlü bir korsandı” diye cevap verdim.

“Nerede öldü?”

“Bilmem…”

“Burada.” diye kendi verdi cevabını. Sonra da kendinden oldukça  emin bir halde hikayenin devamını anlatmam için yeni bir soru sordu; “ Burada senin kollarında gebermedi mi?”

“Ona ‘gebermek’ denmez. ‘Son nefesini vermek’ denir.

“Boşver. Sen devam et işte anlatmaya.””

 

 Kaptan Tuna Başaran ve sağ kolu 2.Kaptan Bito (Bilge Toprak)

...Ve ben bütün yaz devam ettim uydurmaya. Gümüşlük’ ün içinde hayali bir korsan kasabası yarattık. Zamanla herkes katıldı oyunumuza. (Ya da Tuna’ nın gerçeğine.).

 Yaz ortasına doğru, Gümüşlük müdavimlerinden  dostumuz Murat Ateş,  İstanbul’ daki dükkanından getirttiği eski eşyaları ve antikaları Club Gümüşlük içersinde sergilemeye başladı. Bu bizim için bulunmaz bir fırsattı. Aralıksız her gün o sergiyi dolaşıp eski korsan eşyalarını inceledik.

 

 Murat ağabeyi de eski bir korsan olduğundan, Tuna’nın bir dediğini iki etmedi. Ona korsan bebekler verdi saklasın diye.

 Club Gümüşlük görevlilerinden sevgili Sadık kardeşimiz,  ünlü korsan Sadıkof’ un torunu oldu. Soner kardeşimiz hazineyi arayan casus korsan oldu :)) Tuna onun ağzından laf almaya çalıştı.

Kayrak taşlarını döşeyen Fatih kardeşimiz, betona emeğinin göstergesi olarak isminin baş harflerini yazmış. “F” harfiniden ilham alarak ilk kadın korsan Florance’ ın mezarını bulduk. Üstelik Juliet’ in sahne üzerindeki sökülüp taşınabilir köpük mezarından daha gerçek görünüyordu bu mezar.

 Öyle acıklı bir hikayesi de yoktu, Florance’ ın. Maceralarla dolu gençlik yıllarının ardından torun torba sahibi bir pamuk nine olmuş. Onlara masallar anlatmış. Sonra da tıpkı geçen gün vefat eden yaşlı teyze gibi huzur içersinde sonsuzluğa göçmüş.

Florance’ ın torunları hala aramızda yaşıyor. Hatta biri Tuna’ nın arkadaşı. Bu anıtı bulmak bizim için büyük bir şans oldu. . Böylelikle defineye bir adım daha yaklaşmış olduk.

  “Cuvaaan, biliyor musun, ben her gün Florance’ ın mezarının önünden geçerken ona dua ediyorum.”

 Haftalarca dedemden kalma haritanın kayıp parçasını aradık. Kitapta yazılanları birer birer anlattım.

foto: Murat Ateş

 

 İki gün önce arkadaşlarla tekne gezisine çıktık. Bindiğimiz tekne eski bir korsan gemisiydi. Kiremit adasında Longcilvır’ ın mezarını gösterdim Tuna’ ya.

 Oyunumuza kaptan ve arkadaşlarımız da katıldı.

 Hem Gümüşlük civarındaki adaları gezdik hem de hayalimizdeki korsan sularında seyahat ettik.

 Sıra halinde okula giden yavru balıklara ekmek attık. Onları korkutmaya çalışan Kılkuyruk’a fırsat vermedik.

 Tuna bizleri masallarla yaşadığımız günlere geri döndürdü.

 

                                                                                                                                                                                                                                                                           Bu sabah otoparkta korsan yoncası ararken, irice bir ekmek kırıntısını yuvasına taşımaya çalışan minik bir karınca ile karşılaştık.

   Çok zorlanıyordu zavallı. Kanter içinde kalmıştı.                               Ona karıncaların kış için yemek topladıklarını anlattım.                   Babaanne karıncalar yuvada torularını bekliyor ve getirdikleri yiyeceklerle kışlık kurabiyeler yapıyordu onlara. Sonra meyva kurutuyordu, masal anlatırken minikler yesin diye babaanne karıncalar. Kış geldiğinde kapanıyordu yuvanın kapağı. Bütün kışı içeride geçiriyordu karınca ailesi. Sıcacık oluyordu yuvaları kış geceleri. Babaannelerinin yaptığı güzel yemekleri yiyip, oyunlar oynuyorlardı aralarında. Masalar anlatıyorlardı.

  “Konuşuyorlar mı yani?

   “Bizim gibi değil... Ama kendi aralarında anlaşıyorlar.”

   “Ben de dinleyebilir miyim o masalları?”

  “Korkarım dinleyemezsin. Çünkü dünyalarımız çok farklı.        Ne biz onları anlayabiliriz ne de onlar bizi. Ama bu onları         sevmememiz için bir neden değil.”

 “Ona yardım edeyim mi?” diye sordu Tuna, ekmek parçasını taşımaya çalışan karıncaya bakarak. “Yuvasına birlikte taşıyalım.”

 “Etme.” dedim. “O onun görevi. Ayrıca anlamaz ne yapmak istediğimizi. Koca bir canavar lokmasını elinden almak istiyor sanır ve kaçar. Hadi kaçmadı diyelim... Hazıra konarsa giderek alışır buna. Kocaman elli yaratıkların her zaman kendisine yiyecek yardımı yapacağını sanır. Hep bekler. Bir daha hiç yiyecek aramaya kalkmaz. Böylelikle hem bütün ailesi aç kalır, hem de yapacak işi kalmadığından canı çok sıkılır.”

 “Peki ekmeği ufalasak?..”

 “Bak bu olur işte.” dedim. “İyi fikir. Bravo! Çok iyi akıl ettin. Gidince arkadaşlarına haber verir, birlikte taşırlar kalan parçaları.”

 Karıncanın önündeki ekmek kırıntısını ufaladık ve tekrar önüne koyduk. Küçük bir parçayı sırtladı ve koyuldu yola sevimli karınca dostumuz.

Sonra eve gidip kitaptan yeni bir sayfa okumak üzere arabama bindim. Tuna da yolcu etti beni. El salladı arkamdan

 

  

 

 

   Zaten haftalardır her gün aynı şekilde yolcu ediyordu beni. Arabama kadar geliyor, önüne çıkan beğendiği bir taşı alarak bana uzatıyordu;

   “Al. Korsan yoncası. Bu korur seni yolda.”

   Ev korsan yoncası dolmuştu.

   Ve de artık zamanı geliyordu yavaştan... Bizim de o minik karınca gibi, kendimizce  çok önemli (!) görevlerimiz olduğunu söylemek zorundaydım.

  Önümüzdeki yazı da aynı güzellikte yaşayabilmek için İstanbul’ a dönüp yuvama yiyecek taşımalıydım.

  O da okuluna gitmeliydi. İstanbul’ a  döner dönmez korsan yoncalarını camlı dolabıma, diğer değer verdiğim eşyaların yanına koydum. Alttaki tahta ise çok eskiden batmış bir korsan gemisinin sahile vuran parçasıymış. :) Tuna buldu ve bana hediye etti.

 

 Bu gün Tuna’ ya dedemin çocukluğunu anlattım.

Kitabın bu günkü sayfasında çocukluğunun geçtiği yerleri anlatmış dedem. Tuna’ ların şu anki evlerinin karşısında beyaz kireç boyalı bir sarnıç var. O sarnıçın yanında eskiden tek katlı, iki gözli küçük bir klübe varmış. Orada doğmuş dedem. Babası balıkçıymış. Sapsarı saçları varmış Tuna gibi. Tesadüfe bakın evleri de karşı karşıyaymış. Yani Tuna o devirlerde yaşasaymış komşu olacaklarmış.

Zaten her huyu dedeme benziyor Tuna’ nın. İkisi de kahraman. İkisi de bütün canlıları çok seviyor. İkisi de büyüklerine saygı gösteriyor, ikisi de çalışkan, ikisi de yanlış bir karar vermemek için çaba sarf ediyor. Kısacası ikiz gibi benziyorlar biribirlerine. (Daha doğrusu Tuna öyle istiyor. ;)

Zaten bir de gerçek ikiz kardeşi varmış dedemin. Adı Altınyürek.

Altınyürek ve dedem Aslanyürek henüz küçük birer çocukken Altınyürek kaybolmuş. Günlerce aramışlar ama bulamamışlar.

Meğer Altınyürek kötü korsanlar tarafından kaçırılmış. 

 

  Korsan yasalarından örnekler...

                                              

                                         sayfa 1

 

  Madde 1 : Anne ve babalar korsan akademisinin baş öğretmenleridir ve her şeyi bilmek zorundadırlar.

  Madde 2 . Öğle yemeği bitmeden korsan hikayeleri anlatılmaz.

 

  Madde 3 : Yalan söyleyen korsanların gözlerine baktığınızda yalan söylediğini hemen anlarsınız çünkü gözbebeklerinden yalan ışığı çıkar.Bu durumda yalan söyleyen korsan sonucuna katlanarak yalanını itiraf eder.

 

  Madde 4 : Lastiksurat’ a benzediğimizi hissettiğimizde İnatkıran’ ı kendimize örnek almalıyız. Lastiksurat sizin kılığınıza girerek çeşitli yaramazlıklar yapabilir. İnatkıran’ ı örnek alıp da indımızı kırabilirsek onu alt edebiliriz.

 

 

       Tuna Venedit’ in bebeklik kafesini inceliyor                       Tuna Venedit’ in bıraktığı hediyeyi inceliyor

     Bu gün öğleden sonra koşarak yanıma geldi. Kitabı okuyup okumadığımı sordu. Hikaye anlatacak halim yoktu o an. İlk defa okuyamadığımı söyledim. Önce inanamadı. Gözlerime baktı. Yalan ışıklarını göremeyice de ağlamaya başladı. Ağlayarak uzaklaştı  yanımdan.

   “Bir daha benimle konuşma!” diye bağırıyordu koşarken.

   Fırladım peşinden. Yetiştim, çömeldim yanına. Yanaklarından iki damla yaş süzülüyordu.

   “Niye cümlenin gerisini dinlemedin?” diye sordum. Hala ağlıyordu.

   “Okumadım dediysem bu sabah okumadım. Ama sana anlatacağım sayfayı dün gece yatmadan önce okumuştum.” dedim.

   Ansızın kesildi ağlaması.

   “Tam dört damla zarardasın.”

   Şaşırdı. “Ne damlası?” diye sordu.

   “Gözyaşı” dedim. “Onlar sayılı. Çok önemli zamanlarda ağlamamız için vermiş tanrı o gözyaşı damlacıklarını bizlere. Böyle her şeye ağlarsan, gerçekten üzüldüğün zamanlarda akıtacak yaşın kalmayabilir. Tanrı bize ağlamamamızı söylemiyor. Ağlamaya ihtiyacımız olduğu durumlar yaşayabiliriz.”

 

                                            

   “Ama benim ağlamaya ihtiyacım var şu an.” dedi, hafifce iç çekip hıçkırarak.

   “Hiç sanmıyorum.” diye cevap verdim. “Neyse ki şanlısın. Yanaklarındaki iki damla kurumamış henüz. İstersen geri onları koy yerlerine.”

   Parmaklarını yanaklarında dolaştırarak gözyaşlarını gözüne koyar gibi yaptı.

   “Oldu mu?”

   “Oldu tabi.”

                                                

 

   Sonra da sakin bir köşeye çekilerek devam ettik hikayemize, bir gün önce bıraktığımız yerden.

   “ Dedem Brezilya yolculuğu sırasında Yelkenkulak’ ın teknesiyle karşılaşıyor okyanusta.”

     “ Eee? ”

     “ Longcilvır ve Dedem beraber çıkmışlar yola. Önce Lastiksurat’ ı alt etmişler, derken Yelkenkulak’ la karşılaşmışlar. Müthiş bir macera. Sonunda ulaşıyorlar Brezilya sahillerine.”

     “ Devam et.”

 

 

        

 

   Hikayemizin ortalarında bir yerde Tuna’ nın annesi girdi araya.

   “Biliyor musun, Civan dört gün sonra gidiyor.”

   Doğru ya, yaz bitiyordu bizim için. Bunu bir biçimde söylemeliydik artık Tuna’ ya. Hazırlıklı olmalıydı. Gerçi ben cümle aralarında hep hatırlatmaya çalışıyordum yaz günlerinin bitiminde hepimizin işlerinin başına döneceğini ama bu da çok ani olmuştu. Sustu bir an. Annesine baktı:

   “Şimdi masal saati.” dedi. “Lütfen susar mısın anne!”

   Bakıştık Didem’ le bir an. Daha fazla uzatmadık gitme konusunu. Tuna zaten üzgündü, o sabah babası iş nedeniyle İstanbul’ a döndüğü için. Hikayemize devam ettik.

   O günkü sayfa bittikten sonra Tuna ile birlikte, Murat Ateş abisinin klüp Gümüşlük’ de açmış olduğu “korsan eskileri” sergisini gezdik. Hayret, neler yok ki o sergide...

 

 

    

 

  Dedemin bilekliği, kılıçlarından biri, Taşkıran’ nın taş kırdığı balyoz, babaannemin bebek arabası, Longcilvır’ ın çizmeleri, Venedit’ in bebeklik kafesi, doktor Keskingöz’ ün mikroskop’ u, Fosgöbek’ in balık fıçısı, büyük dedem Öfkelişimşek’ in okları, İnatkıran’ ın Teleskopu, haritaları, kitapları…

ve de bir sürü korsan yoncası…

 

   

 

 

 

 

                                                                                                         foto: Murat Ateş

 

 

   Dedem Aslanyürek, Longcilvır, Fosgöbek, Yelkenkulak ve Lastiksurat okyanusta yol alırlarken - tabi yanlarında doktor Keskingöz de var – güney pasifik açıklarında Çapakgöz’ ün teknesiyle karşılaşırlar. Gemide salgın hastalık baş göstermiştir. Doktor Keskingöz çaresizdir. Venedit görünürde yoktur. Yunus dostlarımız da öyle… İlaçlar tükenmek üzeredir. İşte tam da böyle bir zamanda Çapakgözle karşılaşmak büyük bir şanstır onlar için. Zaten Çapakgöz’ ün teknesi de su almaktadır. Tayfaları bir tartışma sonucu gemiyi terk etmişlerdir.

   Atlar bizimkilerin gemisine Çapakgöz. Deposundaki ilaçları da getirir. Bulgur torbalarını, içecekleri falan… Böylece iyileşir bizimkiler. (Tabi bu macerayı detaylarıyla anlatmak iki saat sürüyor :))

 

   Tahiti’ de mola verirler. Tahiti merkez iskelesine bağlarlar gemiyi ve sahile eğlenmeye çıkarlar.

   Burada dedem Aslanyürek istemeden bir kavgaya karışır

 

                                              

 

   Bir denizciye omuzu çarpmış, denizci de bunu yanlış anlayarak kendisini düelloya davet ettiğini sanmıştır. Hava gerginleşir. Tayfalar ve Tahiti yerlileri bir daire şeklinde onları izlemeğe başlarlar.

 

                    

  

   Aslanyürek ve o acaip denizci düello yapacaklardır. İşin tuhafı o acaip denizci Aslanyürek’ e de acaip bir biçimde benzemektedir. Saçları, yüz hatları neredeyse aynıdır. Bu durum ikisinin de dikkatini çeker. Bir an bakışırlar. Tam o esnada dedem Aslanyürek, rakibinin solak olduğunu fark eder. Sonra da parmağındaki yüzüğü görür. Aynı yüzük onda da vardır. Babasının yüzüğünü hemen tanır ve…….

 

   Ve Aslanyürek ikiz kardeşi ünlü denizci Waylon (Altınyürek) ile karşılaşıyor. (Çaktırmadan “Korsan” dan “Denizci” ye geçiş yaptık. Artık “Korsan” kelimesini daha az kullanacağız. ;))

   Altınyürek kaptan Kesikbacak tarafından kaçırılmıştır. Kesikbacakın amacı çocuğu esir olarak yetiştirip büyüyünce kürek çektirmektir. Fakat Altınyürek’ i öyle sever ki evlat edinir. Ve adını bilmediğinden ona Waylon ismini takar. Waylon daha sonra Madagaskar adasındaki korsan akademisini bitirerek açık denizlerin baş korsanı olur.

 

   Masalın bitmesine iki gün kaldı. Tuna’ yı kışa hazırlamak zorundayız. Hikayenin 2008 sezon finalini onun yüreğini burkmayacak biçimde yapmalıyım. Elbette özlem duyacaktır masalla gerçeğin iç içe yaşandığı yaz günlerine ama çok yakında yaşayacağı İstanbul günlerinin de, en az geçirdiği yaz kadar yaşanası olduğuna ikna olmalı.

 

                                                               ……………….

 

   Bu gün, yani son masal günü, dedem Aslanyürek ve Kardeşi Altınyürek’ in Gümüşlük sahillerine gelişlerini ve korsan akademisinin temellerini atmalarını anlattım. İki kardeş henüz yolda iken papağan Venedit Altınyürek’ in bulunduğunu haber veriyor korsan anneye. Sarnıçın yanındaki kireç boyalı klübenin camını tıklatıyor sabaha karşı, henüz bütün Gümüşlük uyurken, ve oğlu Altınyürek’ in bulunduğunu haber veriyor.

 

                                                  

 

     Aslında Aslanyürek ve kardeşi Altınyürek (Waylon)’ un amacı önce Hint okyanusuna giderek Waylon’ u büyüten ünlü korsan Kesikbacak’ ın hazinesini bulmaktır. Ama gemideki tayfalar çok yorgundur. Yiyecek de tükenmiştir. Bunun üzerine Aslanyürek bütün arkadaşlarını kaptan köşküne toplar ve bir toplantı yapar. Longcilvır, Yelkenkulak, Çapakgöz, hatta Lastiksurat ve Fosgöbek fikirlerini söylerler. Hepsi önce Myndos (Gümüşlük) sahillerine dönerek yiyecek ve denizci takviyesi yapmak gerektiğini düşünmektedir. Doktor Keskingöz de aynı fikirdedir. Yeni bir salgın hastalık baş gösterirse tayfaları iyileştirmek zor olacaktır çünkü Yelkenkulak’ ın getirdiği ilaçlar da tükenmiştir. Böylece Gümüşlük’ e dönmeğe karar verirler.

   Korsan anne sahilde onları beklemektedir. Aslanyürek kardeşinin koluna girmiştir ve onu gemi merdivenlerinden indirerek iskeleye götürür.

   “İşte anne” der korsan anneye, “Kayıp oğlun yani benim yıllar boyu rüyalarıma giren kardeşim şu an kollarımın arasında.”

   Oğlu Altınyürek’ le karşılaşmaları sırasında bütün tayfalar ağlamaya başlarlar. Çok duygulu bir andır o an.

   O gece sahilde gene uzuuuun bir masa kurulur. Baş köşede korsan anne, yanında iki oğlu, onların yanında Longcilvır ve diğerleri ve de bütün köy halkı harika bir ziyafert çekerler.

   Yatma zamanı geldiğinde Dedem, kardeşi ve büyük büyükannem korsan anne hepbirlikte kireç boyalı kulübelerine dönerler. Korsan anne Altınyürek’ i odasına götürür, yatağını gözterir;

   “Bu yatağı…” der, “ her sabah yeniden yapıyordum. Her sabah tam karşı yatakta yatan Yürek’ i uyandırır, okula yollar sonra da senin boş yatağına gelir dua ederdim tanrıya seni bana kavıuştursun diye. Tam otuz sene sonra Tanrı dayanamadı üzülmeme ve kavuşturdu seni bana. Artık boş yataklarda aramayacağım evladımı. Hadi iyi geceler altın yürekli yavrum.”

   Anne her yaşta annedir işte. Bir korsan kaç yaşına gelirse gelsin, ne maceralar yaşarsa yaşasın, annesinin gözünde hep minik bir bebektir.

 

                                          

           Aslanyürek (Tuna)                                      Altınyürek (Waylon)

 

   Korsan anne Altınyürek’ i öpüp yatağına yatırır ve üşümesin diye üstünü örter,

   Sonra Aslanyürek’ i onun karşısındaki yatağa yatırarak onun üstünü örter.

   Ve de hiç uyumadan sabaha kadar verandada oturarak Tanrı’ ya teşekkür eder, evlatlarına kavuştuğu için.

   Sabaha karşı Venedit gelir, yanına konar korsan annenin, bir süre sohbet ederler, sonra “İyi geceler annecik. Daha kalmak isterdim ama büyük okyanusta bir adaya haber götürmem lazım.” ” diyerek uçar ve gözden kaybolur.

   Gelelim akademiye. Akademinin ilk mezunu ilan edilen dedeme bir de madalyon takmışlar. Ben de o madalyonu Tuna’ ya getirdim, son gün armağanı olarak.

 

                                                    

 

  (Sabah saatlerce düşündüm ne götüreyim diye. Bavullarımı yerleştirirken birden aklıma geldi. Çok güzel bir madalyon oldu. Tuna bayılacak. Anahtarlıksız kaldım ama umurumda değil vallahi... ;))

 

                                                      

 

   Ayrıca Venedit armağan olarak bizim terasa bir nazar boncuğu bırakmıştı, Tuna için, bütün kış uğur getirsin diye... Onu da verdim. Çok sevindi.

   Vedalaşmamız biraz acıklı oldu. O masalın bitmesine üzülüyordu, bense bir daha hiç geri gelmeyecek olan o çocuksu yazın bitmesine üzülüyordum için için.

   Onun hayalinde hoş bir yer edindiğimi düşündüm. Umarım öyle bir şey olmaz ama, beni bir daha hiç göremese bile uzun yıllar gülümseyerek hatırlayacaktır arkadaşı Civan’ ı (Cuvaan), dedesi  Aslanyürek’ i, Longcilvırı, Venedit’ i ve diğerlerini.

   Son kez uğuradı beni..

   Gene el salladı arkamdan...

   Gözlerini gördüm dikiz aynasından, içim cız etti...

 

                      

 

   “Hoşçakal dostum” diye mırıldandım. “Beni hatırlamak istersen evdeki korsan yoncalarına bak” diye saçmaladım kendikendime... burnumu falan çektim...

 

  İstanbul’ a gemiyle döndüm.

  Kamaramda bütün gece dostum Tuna’ yı, dedemi , dedemin korsan arkadaşlarını ve geçirdiğimiz masalsı yazı düşündüm..

 

 

                    

 

     Defineyi bulma işi seneye kaldı. Kısmet olursa gelecek yaz kaldığımız yerden devam ederiz.

  

   Belki de yıllar sonra, büyüdügün zaman,

           sana hatırlatmak istedigimde, tuhaf tuhaf                                                     bakacaksın yüzüme

     ve “Ne masalı?” diye soracaksın.

   Sonra da merak edeceksin,

   “Niye gözleri doldu durduk yere bu ihtiyarın?” diye...

    Bi anlam veremeyeceksin belki de...  :(                                                                 

                                          

   “Çocuğum yok” demiştim ya başta... Nasıl olsun?..  Daha büyüyememişim ki...

  

                                                                              

                                                                

 

                                                                

                                                            

 

     Ne güzel... ;)

                            

 

 

 

    Kumru’ cuğumun maili...

    Tuna hiçbir zaman ' ne masalı? ' diye sormayacak sana...

    Ben sordum mu hiç Bebek' te, deniz altındaki - sadece bizim bildiğimiz!-  gazino için, ' ne gazinosu? ' diye????
    Sormadım...

    Çünkü bugün hala, bu yaşımda; onun gercek olduguna inanmak işime geliyor.
    Bebek'te, deniz kenarında yürüyüş yaparken tatlı bir heyecan sarıyor içimi... Hala..

    Geçmise dair, sadece bizim bildiğimiz o güzel sohbetleri paylaşıyor olmanın tadı geliyor dilimin ucuna... Hala...

    Bir de hüzün... Minicik... Bunu tarif edemem ama...

    Zaten etmeme ne gerek var?..

    Sen de benim gibi, en mutlu anlarında bile o minicik hüznü taşımıyor musun içinin bir yerlerinde?

    Tuna hiçbir zaman sormayacak sana ' ne masalı? ' diye...

    Çünkü bu büyülü yaz ve senin tatlı kelimelerinin arasında uçuşan o güzel masal, önemli bir yer tutacak her zaman hayatında, kişiliğinde...

    Masal olduğunu bilecek anlattıklarının... Ama bildiğini kendisi bile kabul etmeyecek...

    Ne güzel!...

    Daha doğrusu, ' ne güzelsin! '

    Abi:)

     

2 Eylül 2008 - Tuna bu gün telefon edip dedemin kitabını yanıma alıp almadığımı sordu. Sanırım yazlık evde çalınır diye endişelenmişti. :) Ona kitabı kuşkusuz yanımda getirdiğimi ama o olmadan tek bir sayfa dahi okumayacağımı söyledim. Rahatladı. Sonra da bir süre sohbet ettik telefonda...

Ocak 2009 Facebook mailleri ;

Tuna - Hey dostummm, dedenin sandığına iyi bak! Lastik Surat'ın neler yapabileceğini biliyosun. Gerçi lastik surat hiç şimdi içime girmiyor. Kendine de iyi bak! Noel Baba yılbaşında bana teleskop getirdi çok mutlu oldum. Seni çookkkk özledim. Dostun TUNA. Bu arada ismimi yazmayı da öğrendim.

 Civan - Heeeey yaşasın! Demek ismini yazmayı öğrendin. Şimdiiiiii..
Korsan yasasına göre ismini öğrenen her korsan gökyüzünde kendine bir yıldız seçer ve one kendi ismini verir. Ben ismimi yazmayı öğrendiğim gün, rahmetli korsan dedem beni kutlamış ve dürbününü bana uzatarak şöyle demişti; " Gökyüzüne bak ve kendine şöyle güzel, parlak bi yıldız seç." Ben de yıldızımı seçerek ona kendi ismimi vermiştim. Yıldızım hep uğur getirdi bana. Yaz başında gümüşlüğe gelince gösteririm sana, gökyüzünde parlayan yıldızımı. Hadi sen de öyle yap. Al yeni teleskopunu, çık balkona ve kendi yıldızını seç. "Tuna Yıldızı" olsun adı. Belki ilerde " Uzay Korsanları Akademisi" ni de bitirirsin, birlikte gidip yıldızlarımızı ziyaret ederiz.                           Diğer yıldızlara da uğrarız; Aslanyürek yıldızına, Lastiksurat yıldızına, Longcilvır yıldızına...

Tuna - Dostummm, teleskopumu yanlışlıkla kırdım. Gökyüzüne onsuz bakıp yıldız seçebilir miyim? Bu arada hazinenin bir parçasını buldum ama olduğu yere bıraktım yazın ilgileneceğiz diye. Geldiğinde sana gösteririm. TU NA (Bunu ben yazdım)

 Civan - Dostum elbette çıplak gözle de seçebilirsin yıldızını. Senin gözlerin zaten şahin gözü gibi keskin olduğundan bi problem yok. Önemli olan yıldızını görebilmen.

Tuna - Dostum, yeni teleskopumuz var babam getirdi. Yaza birlikte yıldızlara bakarız sen bana öğretirsin. Eski teleskopum zaten çok dandikti. Okulda haftanın yıldız çocuğu oldum. Çok mutluyum. Albümümü götürdüm resimlerimi arkadaşlarım görsün diye. Senle olan resimlerimiz de var. Öptüm TUNA

Civan - Dostuuum, bu resmin altı bizim özel sayfamız oldu :) Yazı iple çekiyorum. Madem sende teleskop var o zaman iş şööööle küçük bi korsan teknesine kaldı. Onu da yaz başı Nihat'a aldırdık mı iş tamam.. ver elini pasifik okyanusu... Seni çok özledim dostum.. derslerini sakın aksatma, anne sözü dinlemeyi ihmal etme. Biliyorsun ki bu yaz sen de korsan akademisi öğretmeni olacaksın. Çünkü geçen yaz mezun oldun. Annen ve baban yaz başında kışı nasıl geçirdiğine dair akademiye rapor verecekler. İyi bir rapor verirlerse baş öğretmen bile olabilirsin. Aman gözünü seveyim... :))

 

Tuna - Dostum, benim iki tane yüz liram var kolayca üstü açık yeni bir tekne alabiliriz. Teleskopa ayar yapılması gerekiyor.O yüzden istanbul'a gönderdik haftasonu geri gelecek.Öğrencim Cumhur olucak di mi? Bakarız artık duruma göre. Benim dizim (Arka sokaklar) krizden etkilendi. Senin dizin umarım etkilenmemiştir. Yarın yine yazarım sana...

 

Civan - Ben biraz daha büyük bi tekne düşünüyorum. Ben de beş yüz lira biriktirdim bu kış, Nihat' la Zühtü' den de bi o kadar alırsak bizim bütün tayfanın sığacağı koca bi gemi ayarlayabiliriz. Sen sahil tarafına inersen bi araştır bakalım satılık tekne vaa mı urlaada? Bir de Bakiye bakkala söyle bize sefer için portakal, mandalina, süt, ayran, dondurma falan, bi erzak fıçısı hazırlasın. Bir de balık yemi. Benedit için de ay çekirdeği. Civan gelince parasını verecekmiş de. Ben Cumhur' u mutfak sorumlusu olarak düşündüm ama tabi bi tehlike anında savaşacak da aynı zamanda. Onsuz bir korsan ordusu düşünemiyorum. Ama gene de sana bağlı, sen bilirsin. İstersen senin yardımcın olsun. Ben seçtiğim geminin resmini annenin mailine yolluyorum, söyle göstersin sana. Bu çok büyük dersen tek direkli de olabilir. Cevabını bekliyorum cesur, yürekli, çalışkan dostum benim.. sevgiler..

Mail; Tekrar söylüyorum, bu olması şart değil, ama gene de bi incele bakalım..

 

              Bu yaz almayı düşündüğümüz geminin resmi

 

[civan canova]
[
index]
[
Özgeçmiş]
[
Oynadıklarım]
[
Oynanan Oyunlarım]
[
OGUZ ATAY ODULU]
[
MAHİR CANOVA]
[
Annem]
[
kardeslerim]
[
Albüm]
[
Benim Sakladıklarım]
[Tuna'nin Korsanlari]
[
İKİNCİ YAZ]
[
Sacmalamalar]
[
Yitirdiklerim]
[
Son sayfa]