|
Bu gün öğleden sonra koşarak yanıma geldi. Kitabı okuyup okumadığımı sordu. Hikaye anlatacak halim yoktu o an. İlk defa okuyamadığımı söyledim. Önce inanamadı. Gözlerime baktı. Yalan ışıklarını göremeyice de ağlamaya başladı. Ağlayarak uzaklaştı yanımdan.
“Bir daha benimle konuşma!” diye bağırıyordu koşarken.
Fırladım peşinden. Yetiştim, çömeldim yanına. Yanaklarından iki damla yaş süzülüyordu.
“Niye cümlenin gerisini dinlemedin?” diye sordum. Hala ağlıyordu.
“Okumadım dediysem bu sabah okumadım. Ama sana anlatacağım sayfayı dün gece yatmadan önce okumuştum.” dedim.
Ansızın kesildi ağlaması.
“Tam dört damla zarardasın.”
Şaşırdı. “Ne damlası?” diye sordu.
“Gözyaşı” dedim. “Onlar sayılı. Çok önemli zamanlarda ağlamamız için vermiş tanrı o gözyaşı damlacıklarını bizlere. Böyle her şeye ağlarsan, gerçekten üzüldüğün zamanlarda akıtacak yaşın kalmayabilir. Tanrı bize ağlamamamızı söylemiyor. Ağlamaya ihtiyacımız olduğu durumlar yaşayabiliriz.”
“Ama benim ağlamaya ihtiyacım var şu an.” dedi, hafifce iç çekip hıçkırarak.
“Hiç sanmıyorum.” diye cevap verdim. “Neyse ki şanlısın. Yanaklarındaki iki damla kurumamış henüz. İstersen geri onları koy yerlerine.”
Parmaklarını yanaklarında dolaştırarak gözyaşlarını gözüne koyar gibi yaptı.
“Oldu mu?”
“Oldu tabi.”
Sonra da sakin bir köşeye çekilerek devam ettik hikayemize, bir gün önce bıraktığımız yerden.
“ Dedem Brezilya yolculuğu sırasında Yelkenkulak’ ın teknesiyle karşılaşıyor okyanusta.”
“ Eee? ”
“ Longcilvır ve Dedem beraber çıkmışlar yola. Önce Lastiksurat’ ı alt etmişler, derken Yelkenkulak’ la karşılaşmışlar. Müthiş bir macera. Sonunda ulaşıyorlar Brezilya sahillerine.”
“ Devam et.”
Hikayemizin ortalarında bir yerde Tuna’ nın annesi girdi araya.
“Biliyor musun, Civan dört gün sonra gidiyor.”
Doğru ya, yaz bitiyordu bizim için. Bunu bir biçimde söylemeliydik artık Tuna’ ya. Hazırlıklı olmalıydı. Gerçi ben cümle aralarında hep hatırlatmaya çalışıyordum yaz günlerinin bitiminde hepimizin işlerinin başına döneceğini ama bu da çok ani olmuştu. Sustu bir an. Annesine baktı:
“Şimdi masal saati.” dedi. “Lütfen susar mısın anne!”
Bakıştık Didem’ le bir an. Daha fazla uzatmadık gitme konusunu. Tuna zaten üzgündü, o sabah babası iş nedeniyle İstanbul’ a döndüğü için. Hikayemize devam ettik.
O günkü sayfa bittikten sonra Tuna ile birlikte, Murat Ateş abisinin klüp Gümüşlük’ de açmış olduğu “korsan eskileri” sergisini gezdik. Hayret, neler yok ki o sergide...
Dedemin bilekliği, kılıçlarından biri, Taşkıran’ nın taş kırdığı balyoz, babaannemin bebek arabası, Longcilvır’ ın çizmeleri, Venedit’ in bebeklik kafesi, doktor Keskingöz’ ün mikroskop’ u, Fosgöbek’ in balık fıçısı, büyük dedem Öfkelişimşek’ in okları, İnatkıran’ ın Teleskopu, haritaları, kitapları…
ve de bir sürü korsan yoncası…
foto: Murat Ateş
Dedem Aslanyürek, Longcilvır, Fosgöbek, Yelkenkulak ve Lastiksurat okyanusta yol alırlarken - tabi yanlarında doktor Keskingöz de var – güney pasifik açıklarında Çapakgöz’ ün teknesiyle karşılaşırlar. Gemide salgın hastalık baş göstermiştir. Doktor Keskingöz çaresizdir. Venedit görünürde yoktur. Yunus dostlarımız da öyle… İlaçlar tükenmek üzeredir. İşte tam da böyle bir zamanda Çapakgözle karşılaşmak büyük bir şanstır onlar için. Zaten Çapakgöz’ ün teknesi de su almaktadır. Tayfaları bir tartışma sonucu gemiyi terk etmişlerdir.
Atlar bizimkilerin gemisine Çapakgöz. Deposundaki ilaçları da getirir. Bulgur torbalarını, içecekleri falan… Böylece iyileşir bizimkiler. (Tabi bu macerayı detaylarıyla anlatmak iki saat sürüyor :))
Tahiti’ de mola verirler. Tahiti merkez iskelesine bağlarlar gemiyi ve sahile eğlenmeye çıkarlar.
Burada dedem Aslanyürek istemeden bir kavgaya karışır
Bir denizciye omuzu çarpmış, denizci de bunu yanlış anlayarak kendisini düelloya davet ettiğini sanmıştır. Hava gerginleşir. Tayfalar ve Tahiti yerlileri bir daire şeklinde onları izlemeğe başlarlar.
Aslanyürek ve o acaip denizci düello yapacaklardır. İşin tuhafı o acaip denizci Aslanyürek’ e de acaip bir biçimde benzemektedir. Saçları, yüz hatları neredeyse aynıdır. Bu durum ikisinin de dikkatini çeker. Bir an bakışırlar. Tam o esnada dedem Aslanyürek, rakibinin solak olduğunu fark eder. Sonra da parmağındaki yüzüğü görür. Aynı yüzük onda da vardır. Babasının yüzüğünü hemen tanır ve…….
Ve Aslanyürek ikiz kardeşi ünlü denizci Waylon (Altınyürek) ile karşılaşıyor. (Çaktırmadan “Korsan” dan “Denizci” ye geçiş yaptık. Artık “Korsan” kelimesini daha az kullanacağız. ;))
Altınyürek kaptan Kesikbacak tarafından kaçırılmıştır. Kesikbacakın amacı çocuğu esir olarak yetiştirip büyüyünce kürek çektirmektir. Fakat Altınyürek’ i öyle sever ki evlat edinir. Ve adını bilmediğinden ona Waylon ismini takar. Waylon daha sonra Madagaskar adasındaki korsan akademisini bitirerek açık denizlerin baş korsanı olur.
Masalın bitmesine iki gün kaldı. Tuna’ yı kışa hazırlamak zorundayız. Hikayenin 2008 sezon finalini onun yüreğini burkmayacak biçimde yapmalıyım. Elbette özlem duyacaktır masalla gerçeğin iç içe yaşandığı yaz günlerine ama çok yakında yaşayacağı İstanbul günlerinin de, en az geçirdiği yaz kadar yaşanası olduğuna ikna olmalı.
……………….
Bu gün, yani son masal günü, dedem Aslanyürek ve Kardeşi Altınyürek’ in Gümüşlük sahillerine gelişlerini ve korsan akademisinin temellerini atmalarını anlattım. İki kardeş henüz yolda iken papağan Venedit Altınyürek’ in bulunduğunu haber veriyor korsan anneye. Sarnıçın yanındaki kireç boyalı klübenin camını tıklatıyor sabaha karşı, henüz bütün Gümüşlük uyurken, ve oğlu Altınyürek’ in bulunduğunu haber veriyor.
Aslında Aslanyürek ve kardeşi Altınyürek (Waylon)’ un amacı önce Hint okyanusuna giderek Waylon’ u büyüten ünlü korsan Kesikbacak’ ın hazinesini bulmaktır. Ama gemideki tayfalar çok yorgundur. Yiyecek de tükenmiştir. Bunun üzerine Aslanyürek bütün arkadaşlarını kaptan köşküne toplar ve bir toplantı yapar. Longcilvır, Yelkenkulak, Çapakgöz, hatta Lastiksurat ve Fosgöbek fikirlerini söylerler. Hepsi önce Myndos (Gümüşlük) sahillerine dönerek yiyecek ve denizci takviyesi yapmak gerektiğini düşünmektedir. Doktor Keskingöz de aynı fikirdedir. Yeni bir salgın hastalık baş gösterirse tayfaları iyileştirmek zor olacaktır çünkü Yelkenkulak’ ın getirdiği ilaçlar da tükenmiştir. Böylece Gümüşlük’ e dönmeğe karar verirler.
Korsan anne sahilde onları beklemektedir. Aslanyürek kardeşinin koluna girmiştir ve onu gemi merdivenlerinden indirerek iskeleye götürür.
“İşte anne” der korsan anneye, “Kayıp oğlun yani benim yıllar boyu rüyalarıma giren kardeşim şu an kollarımın arasında.”
Oğlu Altınyürek’ le karşılaşmaları sırasında bütün tayfalar ağlamaya başlarlar. Çok duygulu bir andır o an.
O gece sahilde gene uzuuuun bir masa kurulur. Baş köşede korsan anne, yanında iki oğlu, onların yanında Longcilvır ve diğerleri ve de bütün köy halkı harika bir ziyafert çekerler.
Yatma zamanı geldiğinde Dedem, kardeşi ve büyük büyükannem korsan anne hepbirlikte kireç boyalı kulübelerine dönerler. Korsan anne Altınyürek’ i odasına götürür, yatağını gözterir;
“Bu yatağı…” der, “ her sabah yeniden yapıyordum. Her sabah tam karşı yatakta yatan Yürek’ i uyandırır, okula yollar sonra da senin boş yatağına gelir dua ederdim tanrıya seni bana kavıuştursun diye. Tam otuz sene sonra Tanrı dayanamadı üzülmeme ve kavuşturdu seni bana. Artık boş yataklarda aramayacağım evladımı. Hadi iyi geceler altın yürekli yavrum.”
Anne her yaşta annedir işte. Bir korsan kaç yaşına gelirse gelsin, ne maceralar yaşarsa yaşasın, annesinin gözünde hep minik bir bebektir.
Korsan anne Altınyürek’ i öpüp yatağına yatırır ve üşümesin diye üstünü örter,
Sonra Aslanyürek’ i onun karşısındaki yatağa yatırarak onun üstünü örter.
Ve de hiç uyumadan sabaha kadar verandada oturarak Tanrı’ ya teşekkür eder, evlatlarına kavuştuğu için.
Sabaha karşı Venedit gelir, yanına konar korsan annenin, bir süre sohbet ederler, sonra “İyi geceler annecik. Daha kalmak isterdim ama büyük okyanusta bir adaya haber götürmem lazım.” ” diyerek uçar ve gözden kaybolur.
Gelelim akademiye. Akademinin ilk mezunu ilan edilen dedeme bir de madalyon takmışlar. Ben de o madalyonu Tuna’ ya getirdim, son gün armağanı olarak.
(Sabah saatlerce düşündüm ne götüreyim diye. Bavullarımı yerleştirirken birden aklıma geldi. Çok güzel bir madalyon oldu. Tuna bayılacak. Anahtarlıksız kaldım ama umurumda değil vallahi... ;))
Ayrıca Venedit armağan olarak bizim terasa bir nazar boncuğu bırakmıştı, Tuna için, bütün kış uğur getirsin diye... Onu da verdim. Çok sevindi.
Vedalaşmamız biraz acıklı oldu. O masalın bitmesine üzülüyordu, bense bir daha hiç geri gelmeyecek olan o çocuksu yazın bitmesine üzülüyordum için için.
Onun hayalinde hoş bir yer edindiğimi düşündüm. Umarım öyle bir şey olmaz ama, beni bir daha hiç göremese bile uzun yıllar gülümseyerek hatırlayacaktır arkadaşı Civan’ ı (Cuvaan), dedesi Aslanyürek’ i, Longcilvırı, Venedit’ i ve diğerlerini.
Son kez uğuradı beni..
Gene el salladı arkamdan...
Gözlerini gördüm dikiz aynasından, içim cız etti...
“Hoşçakal dostum” diye mırıldandım. “Beni hatırlamak istersen evdeki korsan yoncalarına bak” diye saçmaladım kendikendime... burnumu falan çektim...
İstanbul’ a gemiyle döndüm.
Kamaramda bütün gece dostum Tuna’ yı, dedemi , dedemin korsan arkadaşlarını ve geçirdiğimiz masalsı yazı düşündüm..
Defineyi bulma işi seneye kaldı. Kısmet olursa gelecek yaz kaldığımız yerden devam ederiz.
Belki de yıllar sonra, büyüdügün zaman,
sana hatırlatmak istedigimde, tuhaf tuhaf bakacaksın yüzüme
ve “Ne masalı?” diye soracaksın.
Sonra da merak edeceksin,
“Niye gözleri doldu durduk yere bu ihtiyarın?” diye...
“Çocuğum yok” demiştim ya başta... Nasıl olsun?.. Daha büyüyememişim ki...
Ne güzel... ;)
|