Tuna’ nın Korsanları

 

 Çocuk sahibi değilim maalesef... Ama hep istedim bunu... İstedim istemesine de, çocuğa ayırmam gereken yılları cin toniğe ayırdım. Aklım başıma geldikten sonra doğmaya hazırlananlar ise; ‘Şimdi sırası değil.’, ‘Hele işler bi yoluna girsin...’, ‘Etraf ne der?’ gibilerden kişisel ve geleneksel bencillikler; yani  aslında sudan bahaneler nedeniyle dünyaya gelme fırsatı bulamadılar. Çok üzüldüm onlara kavuşamadığım için ama yapacak bir şey yoktu. Kendi salaklığıma kader deyip çıktım işin içinden. Fazla da muhasebesini yapmadım bunun...

 Oysa delikanlı çağlarımda, sanki çocuğu garantilemiş gibi, şu an içinde bulunduğum zaman diliminde torunlarımla arkadaşlık ettiğimi hayal ederdim hep...

 Neyse ki kardeşlerim, yeğenlerim ve dostlarımın bebeleri bu açığı kapattılar nispeten...

 Erkek kardeşim Kanat’a masal anlatamadım çünkü o çocukken ben de küçüktüm. Birlikte oyunlar oynadık. Masal işi Kumru’ yla başladı. Sonra sürdü gitti işte...

 Bir de Tuna çıktı karşıma bu yaz başı. Zaten üç yıldır tanışıyorduk ama bu yaz dost olduk.

 Keşke uzaklarda büyümeseydi de, yaz boyu Tuna’ ya anlattığım masalları yeğenim Waylon’a da anlatabilseydim.

 Buna da “Kader” deyip avunmaktan başka çare yok.

 İlerde inşallah…

 

 “Aman nazar değmesin, burada çok mutluyum.” dedi Zühtü, yaz başında.

 Geçen yazdan beri görüşmemiştik.

 Oturduk Selo’ nun restoranına, yazı kutlamaya...

 “Aman şeytan kulağına kurşun.” diye mırıldandım, hem onun için, hem kendim için…

 Tahtalara vurduk…

 Mayıs ortasıydı. Gümüşlük’ e geleli birkaç gün ya olmuş ya olmamıştı.

 Huzur, doğa sesleri, begonviller, deniz kokusu…

 Ve de aylaklık.

 En tehliklisi de bu işte...

 Yapacak hiçbir şey bulamadan aylar boyu begonvilleri izleyip doğa seslerini dinlemeye kalkacak olursanız, o hiç bitmemesini dilediğiniz huzur, yerini birdenbire farklı duygulara bırakabilir. İçiniz içinize sığmazken giderek her şeyden sıkılmaya başlıyabilirsiniz. Bedbinlik, mutsuzluk, sıkıntı art arda çalabilir kapınızı.

 Bunun sebebi defalarca aynı günün yaşanması olmalı. Aynı saatte kalk, aynı saatte denize bak, aynı saatte bir şeyler atıştır, aynı yüzlerle aynı sohbetleri yap ve de hep huzurlu olduğunu düşün…

 Var mı böyle bir şey?...

 Çoğu insana lüks gelebilir bu durum. Ama herşey değişime göre programlandığına göre, hangi  insan beyni aynı şartlar içersinde mutluluk duygusunu sonsuza kadar (yani bütün bir yaz boyu) sürdürebilir?..

 Yok yok,  cennet diye tarif ettikleri yer bana göre değil. Tanrı saklasın cehennemlik olmak da istemem elbet. Şartlar ne olursa olsun, hani monoton bile gelse, kevser yudumlamak ateş yutmaktan iyidir. Yok yok gene de  cennet olsun ilk tercihim :)

 

 “Sıkılmak da fena bir duygu değil, insan bu sayede beynini stand-by durumuna getiriyor.” diye kendimi bir süre avutsam bile, durumun hiç de öyle olmadığını yaşayarak gördüm. Stand-by durumuna gelmiyorsunuz. Sadece hayat programınızı belirleyen esas konulardan uzaklaşarak mahalli dedikodulara ve ıvır zıvır işlere dalıyorsunuz.

     “Jandarma saat 02.00’ den sonra müziği yasaklamış!”

     “İsmi lazım değil  barda olay çıkarmış”

     “Turgutreis’ e alışverişe gitmeli.”

     “Tesisatçı temiz su borusunu patlatmış!”

     Derken her şey batmaya başlıyor...

   “Bu espriler Gümüşlük belediyesinin ağustos sıcağı nedeniyle sunduğu bir kamu hizmeti olsa gerek.”

    “Gene mi balık?”

    “Offf çok sıcak!”                                                                                                                 

    Ve de temmuz bitmeden;

    “Eylül gelse artık.”

 

 Mayıs ayı ortalarında karşılıklı çok mutlu olduğumuzu söylerken, ağustosu yaşamaya başladığımız günlerde şöyle mırıldanmaya başladık;

         “Ben çok sıkıldım.”

     Haziran ayı boyunca, daha önce başladığım oyunumu bitirdim. Sonra gene boş kaldım.

     Sonra Hira kardeşimizle birlikte senaryo yazıp, onun yönetiminde; Şerif, Nihat, Zühtü ve ben, “Portre” adlı bir kısa film yaptık, temmuzda o da bitti. Daha doğrusu topu topu bir haftamızı aldı. Sonra gene sessizlik, ‘ huzur ‘, begonviller, fotokopik sohbetler…

  İşte tam bu esnada Tuna yetişti imdadımıza. Bizi atıl bir yaz beldesinden çekip çıkararak başka bir boyuta götürdü. Kendi sınırsız hayal dünyasının kapısını araladı bazı koca bebeklere.

 

 

 Bazıları anlam veremedi konuşmalarımıza. Dostlarımızın çoğu ise sevgi dolu gözlerle izlediler Tuna’ yı, masalları dinlerken ya da kendince canlandırırken...

 Hikayeyi minik Tuna başlattı. Sonra dallanıp budaklandı, koca bir dünya çıktı karşımıza. Korsanlar, dört direkli yelkenliler, duygulu yunuslar, misafirperver penguenler, zeki kuşlar…

 Yaz boyunca sürekli sorular sordu. Sıkıldığım anlar olmadı değil... Ama hiçbir zaman “Sus artık.” diyerek susurmadım onu. Öylesine havaya giriyordu ki, onu susturmanın o minicik sağ beynine balyoz indirmekten farkı yoktu benim için... Kıyamadım.

 Yaz boyu ona verdiğim sözü tuttum. Her gün belli bir saatte ‘dedem’ in kitabından tek bir macera anlattım.

 

foto: Murat Ateş

foto: Ceren Aksan

 “Korsanlar hala var mı?”

 

“....”

  “Ona korsanların artık kılık değiştirdiğini söyleyemezdim. Kılıç yerine yalana başvurduklarını, ganimetlerini haydut denizcileri bertaraf ederek değil de kitleleri zehirleyerek elde ettiklerini anlatamazdım. Hedefleri düşman gemiler ve gemicilerle sınırlı değildi ki çağdaş korsanların... Tatlı dilliydiler. Zehirlerini farklı ve cazip ambalajlarda sunuyorlardı masumlara. Lüks arabalarda dolaşıyorlar, insanların gözlerine baka baka yalan söyleyebiliyorlar, amaçlarına ulaşmak uğruna kahramanca mücadele etmek dışında her yolu deniyorlardı. Ganimet için her yol mubahtı artık.”

  “Korsanlar hala var mı?”

   Sustum.

  Onun dünyası kirlenmemişti henüz. Ve de kirlenmemeliydi.

  Tuna büyüledi bizleri..

   Derken bi baktık, hepimiz korsan olmuşuz.

“Korsanlar kötü müdür?”

“Bizimkiler iyi kalplidir.”

   Öyle ya… Servetini çoculara boyalı şekerler, zehirli oyuncaklar satarak elde eden insanlık düşmanı çağdaş korsanların yanında bizimkiler sudan çıkmış ak kaşıktılar.

  Kimseyi öldürmedi bizim hayali korsanlarımız yaz boyunca... Başkalarının malına göz dikmedi. Uzak diyarları dolaşıp eski definelerin ve batık gemilerin peşine düştüler sadece. Balıklarla , kuşlarla, atlarla, köpeklerle, kedilerle bir arada yaşadılar. Tüm canlılarla dost oldular. Kötülere aman vermediler. Zayıfları korudular. Yaşadıkları süre boyunca hep iyi insan olmaya çalıştılar. Yaptıkları hataları tekrarlamamak için, başlarından geçen her maceradan kendilerince dersler çıkardılar.

   Nasıl mı başladı korsan masalımız?

 Arkadaşımız Güven’ le Didem’ in oğlu Tuna, hamakta sallanıyordu bir gün.

Biz aramızda konuşma fırsatı bulamıyorduk çünkü devamlı bizlere saçma gelen sorular soruyordu.

 “Koranlar nerede yaşar?”

 “Nasıl savaşırlar?”

 “Nasıl giyinirler?”…                   

 

 Gözlerini kapatmasını söyledim Tuna’ ya...

 

                                                

 “Şimdi...” dedim, “Bir korsan gemisinin güvertesindesin… Gemi tıpkı senin hamakta sallandığın gibi sağa sola sallanıyor. Sen dümendesin. Bütün tayfalar görev başında. Tepenizde şimdiye kadar hiç görmediğimiz bembeyaz kanatlı kuşlar uçuşuyor.. ”          

 

 Tuna uzun süre açmadı gözlerini. Komutlar verdi adamlarına.

Ertesi gün devam etti hikaye.

Artık eski bir korsan kasabasındaydık.

Çevremiz ünlü korsan Taşkıran’ ın zamanında kırdığı taş parçalarıyla doluydu.

Korsan yoncaları!

Uğurlu taşlardı bunlar. İyi kalpli korsanları – ve Tuna’ yı da tabi – kazalardan ve kötülüklerden korurdu.

Her gün için korsan saati belirledik kendimize. Öğleden sonra birkaç saat, ben güya dedemin kitabından okuduğum olayları Tuna’ ya aktarıyordum. Ünlü bir korsan olan dedem Aslanyürek son nefesini verirken bana o kitabı emanet etmişti. Orada korsanların bütün yaşadıkları yazıyordu. Ama ne yazık ki her gün bir sayfa okuyabiliyordum, çünkü çok eskiydi kitap. Sayfaları dağılmak üzereydi. İkinci sayfayı ansızın açarsam zarar görebilirdi. Bunu ne Tuna isterdi, ne de ben... (Böyle söylemeseydim günde 12 saat anlatmak zorunda kalabilirdim:)

Evde çeşitli araçlar hazırladım geceleri. Define haritaları, esir çıngırakları, dedemin borazanı, oku, define sandığının anahtarı…

 

                    

    Takma parmak.  (Malzeme: Dolap kancası, duş başlığı, seloteyp, yüksük, sprey boya ve ip. Ama Tuna, parmağı iyileşince onu burnuna takmayı daha uygun buldu :)

    Tuna’ nın parmağı geçen gün oturduğumuz koltukların kolluklarının arasına sıkıştı. Bastı çığlığı.. Kim olsa basar. Hemen yerden bir korsan yoncası bulup parmağına sürdük. Sanki o an geçiverdi bütün acısı. Ağlaması bıçak gibi kesildi. Gözlerime baktı gözleri yaşlı ama gülümseyerek.

    “Doğruymuş.” dedi. “İşe yarıyormuş korsan yoncaları.”

     Annesi bile çok şaşırdı bu duruma. Üstelik morarmıştı o minicik parmak.            

    Sonra denizin sol tarafında kalan Çapakgöz burnunun ötesindeki korsan hastanesinden bahsettim ona. Korsanlar için takma bacak, takma göz, takma parmak satan dükkanı anlattım. Akşamüstü ise evde imal ettiğim korsan parmağını götürdüm

     “Bu dedemin takma parmağı. Parmağın iyileşinceye kadar bununla idare et.” diyerek Tuna’ ya verdim. Çok sevindi. Günlerce takma parmakla dolaştı.

                                        

                                            

 

 Yazlık evin depo olarak kullanılan alt odası, rahmetli korsan dedemin odası oluvermişti. Seramik parçaları, musluk armatürleri, eski duş boruları da korsan araç ve gereçlerine dönüşüyorlardı giderek.

Duş borusu, kamış ve iplere sprey boya püskürterek dedemin silahını ve borazanını imal ettim. Nalburdan aldığım inek çıngırağını bir ipe takarak güya esirlere takılan esir çıngırağı yaptım. Çeşitli hayali korsan arkadaşlarımız oldu. Onların başından geçenler Tuna ile ikimize hayat dersleri verdi.

Long John Silver’ ın adı Tuna’ nın dilinde Longcilvır oldu. Öyle ya kaç bin yıllık Myndos şehrinin kalıntıları üzerinde oynuyorduk. Ne gerek vardı Long John Silver’ lara falan.

 

 

  Biz de özgün karakterlerimizi yarattık.

 Başta dedem Aslanyürek. (Tam sevgili Semir Aslanyürek’ e mail yazarken Tuna dedemin adını sordu. Böylece korsan dedemin adı Aslanyürek olarak belirlendi.)

 Sonra tam karşımızdaki Çavuş adasının ilerisindeki küçük adasında ‘korsan yoncası’ imal eden Taşkıran’ la tanıştık.

 Taşkıran’ dan vücut olarak daha zayıf olduğu halde her derdin üstesinden gelen İnatkıran.

 Aksiliği nedeniyle diğer korsanlar tarafından sevilmeyen ve bu yüzden iki maymunuyla birlikte tek kişilik minik korsan gemisinde yaşayan Fosgöbek.

Kısacık boylu Fosgöbek. Kısa ve kürdan gibi incecik bacakları var. Paytak yürüyüşlü. Göbeği bütün tekneyi kaplıyor. Sadece balıkla besleniyor ve dürbünüyle ufukları tarıyarak uzaklardan geçen korsan gemilerini gözlüyor. 

İkiz maymunları Tim ve Mim’ i esir gibi kullanıyor. Kürek çektiriyor, kırbaçlıyor, balık ayıklatıyor zavallılara. Bi pundunu bulsalar kaçacaklar ama...

Bir de doktorumuz var. Korsan doktor Keskingöz. Korsan hastanesi başhekimi. Korsanların her derdine deva buluyor. Onlara takma gözler, parmaklar, bacaklar takıyor.

 

 İyi bir amaç uğruna – sözgelimi birinin hayatını kurtarırken – herhangi bir organını kaybeden korsanlar ise bu yaptıklarından dolayı saygı ve sevgi görüyorlardı. Tıpkı Longcilvır gibi. Bizim ‘Long John Silver’ ımız sol bacağını bir arkadaşının korumak isterken kaybetmişti. Bu nedenle de saygı görüyordu.

Ama onlar gibi tahta bacaklı ya da çengel kollu olmak hiç de öyle özenilecek bir şey değil. Korsanlar çok acı çekiyor bir organlarını kaybettiklerinde. En iyisi hiç yara almamak.

 Longcilvır’ ın hala yaşamakta olan papağanı Venedit, tam 350 yaşında.

Dedemin ve Longcilvır’ ın çocukluklarını bile biliyor. Dedemle Longcilvır korsan akademisinde öğrenciyken en iyi dostları Venedit’ miş. Arasıra uğruyor bizim balkona. Akademinin en başarılı öğrencisi Tuna’ ya hediyeler bırakıyor.

Bir de plaket bıraktı geçenlerde, Tuna bir gün önce inadını kırmayı başardığı için.

İki gece önce ben Tuna’ lara gitmiştim akşam kahvesine. Tuna bir arkadaşındaydı. Sonra annesi onu almaya gitti. Gelmesine yakın ben balkona saklandım ve Venedit gibi sesler çıkartarak iyi geceler diledim Tuna’ ya. Çok heyecanlandı. Sonra o da iyi geceler diye bağırdı Venedit’ e, balkona çıkmadan. Beni görmedi. Ve odasına giderek güzel bir uyku çekti. Ertesi gün akşama kadar beni beklemiş sahilde, Venedit’ in geldiğini haber vermek için. Gece rüyasına da girmiş. Çok mutlu olmuş uyurken. Öyle dedi bana.  

Korsan akademisinde yüzme, taş toplama, define arama, kayık kullanma gibi temel dersler öğretiliyor. Ve de en önemlisi “iyi insan nasıl olunur?” sorusuna yanıtlar aranıyor.  “Korsan” kelimesi aslında denizlerde kanunsuz işler yapanlar için kullanılsa da, bizim korsanlarımız çok iyi yürekli ve cesur kişiler. Ve de her zaman iyilerin yanındalar. İyi yürekli korsanlarımız kötü korsanlarla savaşıyorlar.

  Kahramanlarımızı sayıyorduk..

Herkesin kılığına girebilen Lastiksurat ve tek gözünü savaşta kaybeden Çapakgöz… 

Sonra Yelkenkulak. Çok ünlü bir korsan. Pasifik savaşında sol kulağını kılıç kesince, doktor Keskingöz ona  yelken gibi bir kulak takmış. Çok uzaklardaki gemileri bile yelkenlerinin titreşiminden tanıyabiliyor. Hatta o gemilerin güvertesindeki konuşmaları bile dinleyebiliyor.

 Sonra, esirlerin arasına karışarak hazinenin haritasını çalmaya çalışan Toskafa. Korsan Fosgöbek’ in oğlu Toskafa.

Sonra denizlerin altı…

Babayunus.

Bir keresinde dedemi boğulmaktan kurtarmış Babayunus. Dedemin teknesi alabora olunca onu sırtına almış ve Amerika sahillerine taşımış.

                                                              

 

  O sahillererde babaannemle tanışmış dedem. Babaannem kızılderili benim. Kızılderili şefi Öfkelişimşek’ in kızı. Adı İncidiş. O bakmış dedeme günlerce, Babayunus sahile bıraktığında, kabilesinden ve babasından gizli.

  Sonra iyileşmiş dedem, babaannemi babasından istemiş ve de çok görkemli bir kızılderili düğünü yaparak evlenmişler. Dedem her sefere çıktığında karşılaşırlarmış Babayunus’ la. Birlikte şarkı söylerlermiş yol boyunca. Bir oğlu bir de kızı var Babayunus’ un. Oğlu Tuna ile aynı yaşta. Adı Duygulu. Kızı ise Tuna’ dan biraz daha küçük. Onun adı da Ürkek.

  Bir de Kılkuyruk var. Zıpır bir izmarit balığı. Minicik. Geçen gün tekne gezisi sırasında balıklara ekmek atarken gösterdim Tuna’ ya, Kılkuyruk’ u. Öbür balıklara tuzaklar kuruyordu atılan ekmeği paylaşmamak için. Arkalarından gizlice yaklaşarak onları korkutuyor sonra da mideye indiriveriyordu attığımız ekmek parçalarını. Ama kaptan abi azarladı Kılkuyruk’ u, o da korkup kaçtı teknenin altına. Diğer balıklar da rahat rahat karınlarını doyurdu.

  Bir de Hınzıryunus var, Lastikyüz’ e yardım eden yunus balığı. Lastikyüz diğer korsan gemilerine yetişmek istediğinde fırlatıyor halatı Hınzıryunus’a, o da müthiş bir hızla sürüklüyor gemiyi Lastikyüz’ ün istediği yere.

  Nereden mi öğreniyor Lastikyüz gemilerin yerini?.. Casus martısı söylüyor. Martının adı Müzevir. Bütün denizleri gezip saldırılabilecek gemileri tek tek bildiriyor Lastikyüz’ e.

  Lastiyüz papağanı ödüllendirmek için sürekli kuru balık taşıyor torbasında.

  Müzevir’ in en büyük düşmanı da iyilerin koruyucusu papağınımız Venedit elbette.

  Dün Tuna’ kendisine hediye getiren Venedit’ e bir teşekkür mektubu yazıp evlerinin balkonuna bırakmasını söyledim.

 ”Ben yazı yazmasını bilmem ki.’ diye cevap verdi.

  Bir parça kağıt ve bir kalem uzattım ve şöyle dedim ona;

“ Sen kağıdı karalarken aklından ona söylemek istediklerini geçir. O kağıdı aldığında senin çizgilerine bakarak kalbinden geçenleri okur.”

  Çok sevindi. Artık mektuplaşıyorlar Venedit’ le..

 Hikayeleri başından beri Tuna yönlendirdi.

“Senin deden korsan mıydı?” diye sordu bir gün.

“Evet. Çok ünlü bir korsandı” diye cevap verdim.

“Nerede öldü?”

“Bilmem…”

“Burada.” diye kendi verdi cevabını. Sonra da kendinden oldukça  emin bir halde hikayenin devamını anlatmam için yeni bir soru sordu; “ Burada senin kollarında gebermedi mi?”

“Ona ‘gebermek’ denmez. ‘Son nefesini vermek’ denir.

“Boşver. Sen devam et işte anlatmaya.””

 

 Kaptan Tuna Başaran ve sağ kolu 2.Kaptan Bito (Bilge Toprak)

...Ve ben bütün yaz devam ettim uydurmaya. Gümüşlük’ ün içinde hayali bir korsan kasabası yarattık. Zamanla herkes katıldı oyunumuza. (Ya da Tuna’ nın gerçeğine.).

 Yaz ortasına doğru, Gümüşlük müdavimlerinden  dostumuz Murat Ateş,  İstanbul’ daki dükkanından getirttiği eski eşyaları ve antikaları Club Gümüşlük içersinde sergilemeye başladı. Bu bizim için bulunmaz bir fırsattı. Aralıksız her gün o sergiyi dolaşıp eski korsan eşyalarını inceledik.

 

 Murat ağabeyi de eski bir korsan olduğundan, Tuna’nın bir dediğini iki etmedi. Ona korsan bebekler verdi saklasın diye.

 Club Gümüşlük görevlilerinden sevgili Sadık kardeşimiz,  ünlü korsan Sadıkof’ un torunu oldu. Soner kardeşimiz hazineyi arayan casus korsan oldu :)) Tuna onun ağzından laf almaya çalıştı.

Kayrak taşlarını döşeyen Fatih kardeşimiz, betona emeğinin göstergesi olarak isminin baş harflerini yazmış. “F” harfiniden ilham alarak ilk kadın korsan Florance’ ın mezarını bulduk. Üstelik Juliet’ in sahne üzerindeki sökülüp taşınabilir köpük mezarından daha gerçek görünüyordu bu mezar.

 Öyle acıklı bir hikayesi de yoktu, Florance’ ın. Maceralarla dolu gençlik yıllarının ardından torun torba sahibi bir pamuk nine olmuş. Onlara masallar anlatmış. Sonra da tıpkı geçen gün vefat eden yaşlı teyze gibi huzur içersinde sonsuzluğa göçmüş.

Florance’ ın torunları hala aramızda yaşıyor. Hatta biri Tuna’ nın arkadaşı. Bu anıtı bulmak bizim için büyük bir şans oldu. . Böylelikle defineye bir adım daha yaklaşmış olduk.

  “Cuvaaan, biliyor musun, ben her gün Florance’ ın mezarının önünden geçerken ona dua ediyorum.”

 Haftalarca dedemden kalma haritanın kayıp parçasını aradık. Kitapta yazılanları birer birer anlattım.

foto: Murat Ateş

 

 İki gün önce arkadaşlarla tekne gezisine çıktık. Bindiğimiz tekne eski bir korsan gemisiydi. Kiremit adasında Longcilvır’ ın mezarını gösterdim Tuna’ ya.

 Oyunumuza kaptan ve arkadaşlarımız da katıldı.

 Hem Gümüşlük civarındaki adaları gezdik hem de hayalimizdeki korsan sularında seyahat ettik.

 Sıra halinde okula giden yavru balıklara ekmek attık. Onları korkutmaya çalışan Kılkuyruk’a fırsat vermedik.

 Tuna bizleri masallarla yaşadığımız günlere geri döndürdü.

 

                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                         Bu sabah otoparkta korsan yoncası ararken, koca bir ekmeği yuvasına taşımaya çalışan küçük karınca ile karşılaştık.

 Çok zorlanıyordu zavallı. Kanter içinde kalmıştı.                                                                                                                       Ona karıncaların kış için yemek topladıklarını anlattım.           Babaanne karıncalar yuvada torularını bekliyor ve getirdikleri yiyeceklerle kışlık kurabiyeler yapıyordu onlara. Sonra meyva kurutuyordu, masal anlatırken minikler yesin diye. Kış geldiğinde kapanıyordu yuvanın kapağı. Bütün kışı içeride geçiriyordu karınca ailesi. Sıcacık oluyordu yuvaları kış geceleri. Babaannelerinin yaptığı güzel yemekleri yiyip oyunlar oynuyorlardı aralarında. Masalar anlatıyorlardı.

  “Konuşuyorlar mı yani?

   “Bizim gibi değil... Ama kendi aralarında anlaşıyorlar.”

   “Ben de dinleyebilir miyim o masalları?”

  “Korkarım dinleyemezsin. Çünkü dünyalarımız çok farklı.      Ne biz onları anlayabiliriz ne de onlar bizi. Ama bu onları        sevmememiz için bir neden değil.”

 “Ona yardım edeyim mi?” diye sordu Tuna, ekmek parçasını taşımaya çalışan karıncaya bakarak. “Yuvasına birlikte taşıyalım.”

 “Etme.” dedim. “O onun görevi. Ayrıca anlamaz ne yapmak istediğimizi. Koca bir canavar lokmasını elinden almak istiyor sanır ve kaçar. Hadi kaçmadı diyelim... Hazıra konarsa giderek alışır buna, sonra da bir daha hiç yiyecek aramaya kalkmaz. Hem bütün ailesi aç kalır, hem de yapacak işi kalmadığından canı çok sıkılır.”

 “Peki ekmeği ufalasak?..”

 “Bak bu olur işte.” dedim. “İyi fikir. Bravo! Çok iyi akıl ettin. Gidince arkadaşlarına haber verir, birlikte taşırlar kalan parçaları.”

 Karıncanın önündeki ekmek kırıntısını ufaladık ve tekrar önüne koyduk. Küçük bir parçayı sırtladı ve koyuldu yola sevimli karınca dostumuz.

Sonra eve gidip kitaptan yeni bir sayfa okumak üzere arabama bindim. Tuna da yolcu etti beni. El salladı arkamdan. 

 

 

     Zaten haftalardır her gün aynı şekilde yolcu ediyordu beni. Arabama kadar geliyor, önüne çıkan beğendiği bir taşı alarak bana uzatıyordu;

   “Al. Korsan yoncası. Bu korur seni yolda.”

   Ev korsan yoncası dolmuştu.

   Ve de artık zamanı geliyordu yavaştan... Bizim de o minik karınca gibi çok önemli görevlerimiz olduğunu söylemek zorundaydım.